Tanrı’nın varlığı meselesi düşünce tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Tek tanrıcı dinlerin en temel mesajı, Tanrı’nın varlığı ve O’nun  mükemmel bir varlık oluşudur. Kelâm tarihinde Tanrı’nın varlığını ispata yönelik olarak, Kur’ân-ı Kerîm’e, felsefe, tasavvuf ve mütekellimlerin ilmî tecrübelerine dayanan bir çok delil geliştirilmiştir. Bu deliller, hem inananların inançlarını sağlam temellere oturtmalarını sağlamış, hem de inanmayanların şüphelerine cevap teşkil etmiştir. Allah’ın varlığını ispat konusunda İslâm âlimlerince vahiy, akıl ve keşif metodları kullanıldığı halde, kelâm ilminde daha çok aklî istidlâl metoduna yer verilmiştir. Ehl-i sünnet ile Mu’tezile arasında Allah’ın sıfatları konusunda bir takım ihtilâflar çıktığı halde, varlığının delilleri ile alakalı önemli bir ihtilâf çıkmamıştır.Tanrı’nın varlığına inanan veya inanmayanların hepsinin bu delillerden hareketle inandıklarını ya da bu delillere karşı çıkarak O’nun varlığını inkâr ettiklerini söylemek elbette doğru olmaz. Bununla birlikte insanların bir çoğunun, inandıkları hususu rasyonel bir tabana oturtmak için çeşitli delillere ihtiyaç duydukları da bir gerçektir. Tanrı inancı hak olanından, sapmış ve bozulmuş olanına kadar muhtevası değişik de olsa bütün inanç sistemlerinin temelini oluşturmaktadır. İlâhi dinlerin en çok vurgu yaptığı iman esası Allah’a imandır. İslâm inancına göre Allah, insanı kendi varlığı ve birliğini bilip tanıyacak yetenekte yaratmıştır.

Eski Yunan’da, Sokrat öncesi filozofların tabiatın aslını ve kaynağını bulma yolundaki çabaları yanında, Eflâtun’un hareketin nihaî kaynağını ruha bağlamaya çalışması ve Aristo’nun ilk sebep ve ilk hareket ettirici fikrini benimsemesiyle Tanrı’nın varlığını ispat problemi Yunan felsefesinin konuları arasında yer almaya başlamıştır. İlkçağ felsefesinde kullanılan kozmolojik kanıtlar, Kitâb-ı Mukaddes’in ulûhiyyet anlayışı ile bağlantılı olarak Yahudi ve Hıristiyan teolojilerinde de yer almıştır. İslâm düşünce tarihinde de din âlimleri ve düşünürler tarafından çeşitli açılardan ele alınan Allah’ın varlığı konusu, O’nun her şeyin yaratıcısı olan ‘yetkin varlık’ oluşunu ortaya koymak için gösterilmiş olan çabaların neticesinde her dönemde güncelliğini korumuş ve özellikle kelâm âlimleri tarafından çeşitli eserler verilmiş en temel konudur.

Mu’tezile Allah’ın varlığının ancak akılla bilinebileceği tezini savunmuştur. Bu konuda Nazzâm şöyle söylemiştir: “Akıllı bir insan şeriattan önce düşünce ile Allah’ın varlığını bilir”. Ebul’ Hüzeyl al-Allâf ise Allah’ın ve bütün bilgilerin ancak aklî zaruretle bilineceğini söylemiştir. İmâm Mâtürîdî’ye göre Allah’ın varlığı akılla, dinî teklif ise şeriatla bilinir. İmâm Eş’arî ise bu konuda orta bir yol tutmuştur. Ona göre mârifetullah önce akıl ile sağlanır. Sonra şeriatla da vâcip olur.[5] Ebû Hanîfe, Allah’ın  varlığını ispat için hem naklî hem de aklî delillere baş vurmakla beraber, daha çok inkârcılar ve bidat ehli ile muhatap olduğu için aklî delillerin kullanımına öncelik vermiştir. Onun kullandığı aklî delillerin malzemesi Kur’an’dan, istidlâl metodu ise ilk mütekellimlerden alınmış olup çoğunlukla imkân ve hudûs delillerine yakındır. O, bu delilleri kullanırken mukaddimelerini kelâmcıların yaptığı gibi cevher ve araza değil, bedihî ve zarurî bilgilere dayandırır. Risâlelerinde şu örnekler yer alır: Akıl, dalgalı ve fırtınalı bir deniz içinde yük dolu bir geminin kaptansız olarak, doğru seyretmesini imkânsız gördüğü gibi, bu âlemin de yaratanı olmadan mevcudiyetini imkânsız görür. Akıl, ana karnından en güzel şekilde çıkan çocuğun, Allah’ın takdiri olmaksızın yıldızların ve tabiatın tesiri ile meydana geldiğini imkânsız görür. Aynı şekilde boş olan bir arsa üzerinde yapılan muhkem bir bina, onu yapan bir ustanın varlığına delâlet ettiği gibi, âlemde görülen değişiklikler de bunu yapan bir yaratıcının varlığına delalet eder. Ebû Hanife bu yaklaşımı ile burhân-iknâ yolu arasında bir metodu tercih etmiş gözükmektedir.

Ebû Hanife’nin yöntemine benzer bir şekilde tabiatta gözlenen değişikliği esas alan anlatımlar, Ebü’l-Hasan el-Eş’arî’nin Tanrı’nın varlığını ispatlamak için kullandığı delillerde de görülmektedir. Eş’arî, insanın yaratılış delilini sunarken şu şekilde bir örnek vermektedir : “En mükemmel bir yaratılışa sahip olan insanı ele alalım. Ana karnında önce bir damla meni halinde bulunuyordu. Sonra bir kan pıhtısı şekline girdi, daha sonra da et, kan ve kemikten teşekkül eden bir insan oldu. Şimdi düşünelim, onun, bu merhaleleri kendiliğinden katetmiş olması mümkün müdür? Değildir. Çünkü görüyoruz ki maddî ve mânevî istidatların kemâl devresinde bile kendisi için ne göz, ne kulak, ne de her hangi bir uzuv icad edebiliyor, kemâl devresinde bunları yapmaktan âciz olan insan, ilk çocukluk gibi en zayıf ve en âciz devresinde nasıl yapsın?” Bu hakikati izah eden diğer bir misâl de şudur : “İşlenmemiş bir pamuk kendiliğinden iplik, sonra da dokunmuş kumaş haline gelebilir mi? Pamuğu alıp da, herhangi bir usta ve dokumacı olmaksızın, onun kendiliğinden iplik ve kumaş haline gelmesini bekleyen adam akıl dışı hareket etmiş olur. Yine bomboş bir araziye gidip toprağın, ustası ve yapıcısı olmadan, kendiliğinden tuğla ve bina haline gelmesini bekleyen adamın durumu da aynıdır.”

Allah’ın varlığı mümkin varlık kategorilerinin (fizikî varlıklar) dışındadır. O, ne cevherdir ne de arazdır. O’nun şekli yoktur, başlangıcı ve sonu söz konusu değildir. Her an her şeyi kuşatan, gören, duyan ve bilen, yarattıklarının üzerinde güç ve söz sahibi tek varlıktır. Bu konuda Kur’an-ı Kerîm’deki şu ayet en güzel ifadeleri sunmaktadır:

Allah… O’ndan başka ilâh yoktur. Diridir, kâimdir. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiç bir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O’na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.

Yaratıcı gücü inkâr etmenin zorluğu karşısında insanlar şirk yoluyla Tanrı’nın otoritesini paylaşma eğilimi göstermişlerdir. Bu noktada Kur’an-ı Kerîm’de Allah’ın varlığını ispat eden ayetlerden daha fazla, Allah’ın birliğine ve eşsiz bir varlık oluşuna, ortağı olmasının söz konusu olamayacağına ve tek Yaratıcı oluşuna vurgular yapılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın varlığının açık olduğunu belirtmek için “Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın varlığında şüphe mi var?” diye buyurmakta; bununla birlikte Hz. İbrâhim’in ve Hz. Îsâ’nın havarilerinin kalplerinin tatmin olması için Allah’tan delil istemeleri, insanların imanlarını sağlam temellere oturtmak için delillere duydukları ihtiyaç ifade edilmektedir. Bir taraftan bakılınca Allah’ın varlığı ispata gerek duyulmayacak kadar açık bir husustur. Başka bir açıdan bakılınca ise O’nun varlığını iyice kavramak için yarattığı şeyleri ve kâinatta oluşturmuş olduğu mükemmel düzeni dikkatli bir şekilde incelemek gerekmektedir.

Ancak bu noktada belirtilmesi gereken bir husus daha vardır. Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli âyetlerde değişik biçimde tekrarlanan şekliyle insanların bir kısmının ne kadar mucize ve delil görürse görsün yine de inkârlarında inat ve ısrar edecekleri ve gördükleri şeyleri önemsemeyecekleri vurgulanmıştır. Bu tutum ve davranışı her dönemde görmek mümkündür. Günümüzde de modern bilimsel verilerin ışığında ortaya çıkan ve teistlerin kutsal kitaplardan hareketle her zaman savundukları bir takım gerçekleri destekleyen deliller karşısında bir çok bilim adamı, düşünür ya da sıradan insan sessiz kalmakta, bazen de bu delilleri detaylıca inceleme ihtiyacı bile hissetmeden psikolojik ve felsefik bir takım tutum ve anlayışlarından dolayı bu delilleri toptan reddetmektedirler.