HOŞGELDİNİZ!.
Ceyhan Maden.

GİRİŞ.

BİRİNCİ BÖLÜM

EVRİM TEORİSİ ORTAYA KONMADAN ÖNCEKİ FELSEFE, BİLİM ve         BİYOLOJİ TARİHİ

 

 

BÖLÜM TANITIMI

 

Hiçbir bilimsel gelişme ve felsefi tartışma, tarihsel arka planından yalıtılarak anlaşılamaz. Evrim Teorisi’nin ortaya konmasının ve hakkında yapılan bilimsel, felsefi ve teolojik tartışmaların daha iyi anlaşılabilmesi için öncelikle bu teori ortaya konmadan önceki konuyla ilgili gelişmelerin gözden geçirilmesinin faydalı olacağı kanaatindeyim. Bu düşünceyle ilk bölümde felsefe, doğa bilimleri ve biyoloji alanındaki gelişmeleri ve tartışmaları tarihsel sırasıyla aktarmaya çalıştım. Böylece ileride ele alınacak konuların daha iyi yerine oturtulmasını ve zihinlerde tarihsel bir perspektif oluşmasını hedefledim.

Bu bölümde cevabını bulabileceğiniz bazı sorular şunlardır: Evrim Teorisi’nin ortaya konmasına yol açan felsefi ve bilimsel gelişmeler nelerdir? Bu teori ortaya atılmadan teistler ve ateistler canlıları nasıl değerlendiriyorlardı? Felsefe ve bilim alanındaki metodolojik değişimler ve tartışmalar konumuz açısından neden önemlidir? ‘Evrim’ kavramı ile ‘Evrim Teorisi’ arasındaki ilişki ve farklılık nasıl değerlendirilmelidir? Canlıların bilinçli bir tasarımın ürünü olduğunu söyleyerek Tanrı’nın varlığını temellendirmeye çalışan ‘tasarım delili’nin (teleolojik delil) üzerine yapılan tartışmalar nasıldır? Astronomi ile fizik alanındaki gelişmeler ve mikroskobun icadı felsefe ve biyoloji alanlarını nasıl etkilemiştir? ‘Evrim Teorisi’ üzerine yapılan tartışmalar hangi felsefi, bilimsel ve teolojik tartışmaların devamıdır? Platon, Aristoteles, Cahız, Descartes, Leibniz, Newton, Hume, Kant, Paley, Linnaeus, Bufon ve Hegel gibi filozof ve bilim insanlarının görüşleri konumuz açısından niçin önemlidir?

TARİHİN ESKİ DÖNEMLERİ

İnsanlık tarihinin üç-dört bin yıllık döneminden öncesine ait detaylı bir bilgimiz bulunmamaktadır. Bazı uzmanlara göre tarih, yazının bulunmasıyla başlar. Yaygın olarak kullanılan “Söz uçar yazı kalır” ifadesi, yazının önemini belirtmek için kullanılır. Tarihin üç-dört bin yıllık döneminden öncesine dair detaylı bilgimizin olmamasının en önemli sebebi, bu dönemden öncesine dair yazılı belgelerin çok sınırlı olmasıdır.

Medeniyetin ilk izlerine Mezopotamya’da rastlanır ve Mezopotamya, ortaçağın sonlarına dek kendi çağına göre üst seviyede bir kültürün ortamı olmuştur.[1] Sümerler hayvancılıkla uğraşıyorlardı; bu uğraşlarında at ırklarını ayırt etmek, atla eşeğin çaprazlanması gibi uygulamaları bulunmaktaydı. Babillilerin de belli bir biyoloji bilgisi vardı; pişmiş topraktan bazı iç organ modellerini yaptıkları bilinmektedir. Bu ise hayvanları incelemek için kesip biçtiklerini, yani bazı deneyler yaptıklarını kanıtlamaktadır.[2]

Mısır medeniyetinden günümüze kalan ‘tıp’la ilgili papirüslerden, Mısırlıların yaptıkları cerrahi operasyonları -ki bunlar, belli bir seviyede anatomi bilgisi gerektirmektedirler- öğreniyoruz.[3]Mısırlıların mumyalama ile ilgili uygulamaları da belli bir anatomi bilgisini gerektirmekteydi. Bu anatomi bilgisinin tıp biliminin gelişimine ciddi bir katkısı olmuştur.[4] Eski Çin ve Eski Hint’te de hayvancılıkla, bitki yetiştirmeyle ve tıbbi operasyonlarla ilgili biyolojik bilgiler bulunmaktaydı.[5]

Ünlü bilim tarihçilerinin büyük bir kısmı; söz konusu eski uygarlıkların diğer bilim dallarına ve biyolojiye ilişkin bilgilerinin, daha çok pratik ihtiyaçlardan kaynaklandığını ve deneyle gözleme dayalı çabalarının ve teorik yaklaşımlarının zayıf olduğunu söylemektedir. Bu tespitin, Batılı bilim insanlarının, kendi kültürel kökenlerini dayandırmaya çalıştıkları Eski Yunan medeniyetini ön plana çıkarma amacından kaynaklanan taraflı bir yaklaşım olduğunu iddia edenler de vardır. Evrim Teorisi, Batı medeniyetinin kültürel ortamında geliştiği için bu tartışmayı irdelemeden, konumuz açısından önemli olan Eski Yunan medeniyetindeki felsefe ve bilim ortamını incelemeye geçiyorum.

ESKİ YUNAN MEDENİYETİNİN İLK FİLOZOFLARI

Mısır, Fenike (Filistin, İsrail, Lübnan), Anadolu, Ege adaları ve Yunanistan’la çevrelenen Doğu Akdeniz’de deniz ticaretinin hayli yaygın boyutta yapılmaya başlaması sonucu mal ve ürün ticareti gelişmiş, ayrıca farklı yörelerdeki insanların farklı gelenek, görenek, görüş, düşünce ve inançlarıyla karşılaşılmıştır. Kavramlarla düşünme ve soyutlama becerisinin bu bölgede hızla filizlenip yayılmasının belli başlı nedeni, farklı kültür değerlerinin harmanlanmasına yol açan bu iletişim tarzı olmuştur.[6] Bilinen ilk felsefeci olan Miletli Thales (MÖ 6. yy) tüccar, devlet adamı, mühendis ve matematikçiydi. Thales, evrenin temel hammaddesinin su olduğunu söyledi, buna göre evrendeki canlı-cansız tüm varlıklar suyun değişime uğramasıyla oluşmuştur. Evrenin hammaddesinin ne veya neler olduğu Eski Yunan’ın ilk dönem filozoflarının en önemli tartışma konusu olmuştur. İyonya filozofları, günümüzdeki anlamında bilim insanları olarak nitelenemezler; çünkü deney ve sistematik gözlem, onların çalışmalarında önemli bir yere sahip değildi. Fakat geleneksel öğretileri bir kenara bırakarak ve kendi akıl yürütmelerine dayanarak evreni anlamaya çalışmış olmaları önemlidir. Aklın mitolojik düşüncenin esaretinden kurtulması, bilimsel ve felsefi düşüncenin gelişmesindeki en önemli aşamalardan birisidir.

Thales, biyoloji ve canlılar dünyasıyla pek ilgilenmemiştir. Fakat onun talebesi Anaximander (MÖ 610-546 civarı) hem canlılar dünyasıyla ilgili ilginç açıklamalar yapmış hem de evrenin temel hammaddesinin ‘apeiron’ olduğunu söyleyerek hocasına muhalefet etmiştir. Anaximander, ilk hayvanların suda oluştuğunu ve bunların büyüyünce kuru alanlara göç ettiğini söylemiştir. Canlılarla ilgili fikirlerinden dolayı Anaximander’in evrimci görüşleri ilk kez dile getiren kişi olduğu söylenir. Bu görüşleri, -Ernst Mayr’ın da dediği gibi- Evrim Teorisi’nin önceden sezinlenmesi olarak görmemek gerekir.[7] Anaximander’in çalışmalarını yakından incelediğimizde, onların, modern fikirlerden çok, mitolojiye benzediklerini görürüz.[8] ‘Evrim Teorisi’nin günümüzde anlatılan şekli, tarih boyunca yapılan açıklamaların bazılarıyla elbette ortak noktalara sahiptir. Fakat birkaç cümlelik bir anlatımı günümüzün ‘Evrim Teorisi’ ile karıştırmamak gerekir. Bazıları, kurbağanın prense dönüşmesiyle ilgili hikâyeyi, neredeyse ‘Evrim Teorisi’nin önceden sezinlenmesi olarak görme eğilimindedir.

Empedokles (MÖ 492-432) canlıların orijini ile ilgili çok uçuk bir teori ortaya atmıştır: Ona göre önce vücudun bazı parçaları ortaya çıkmıştır; gövdesiz baş veya gözsüz kafa gibi. Mükemmel form bulunana kadar bu böyle devam etmiş ve ucubeler yok olmuştur. Ernst Mayr, bu yaklaşımı, ‘doğal seleksiyon’un öncüsü kabul etmenin saçma olduğunu söyler. Çünkü Empedokles’in anlatımında ‘doğal seleksiyon’, ne birbirlerini tamamlayan parçaları bir araya getirmekte bir mekanizma olarak işin içine sokulur, ne de mükemmel olmayan parçaları eleyen bir mekanizma olarak ele alınır. Mayr’a göre o, iki başlı dana gibi bazı canavarların varlığını ileri sürmek için teorisini bir öneri olarak ortaya atıyordu.[9] Modern evrimci kuram, gelişmenin daha çok, daha basit formların sürekli bir şekilde farklılaşması sonucu ortaya çıktığını söylediği halde; Empedoklesçi kuram, bu gelişmeyi daha çok başka cinsten formların birbirleriyle birleşmesinde görmektedir.[10]

İyonyalı filozoflardan Anaximandros’un talebesi Anaximenes’in (MÖ 585-525 civarı) ve Apollonlu Diogenes’in (MÖ 435’ler civarı) çalışmaları da dikkat çekmektedir. Örneğin Diogenes’in çalışmaları bilinen en eski anatomi çalışmalarından birisidir.[11] Eski Yunan’da yapılan bu çalışmaların önemi evrenin neden-sonuç ilişkileri içerisinde açıklanmaya çalışılması, akılcı yaklaşımın temel olması ve mitolojik göndermelerin ve geleneğin otoritesinin -tamamen yok olmasa da- gittikçe azalmasıdır. Bu özelliklerden dolayı Eski Yunan’ın ilk dönem filozoflarının günümüze göre çok safça olan yaklaşımları bile değerli kabul edilmektedir. Ayrıca bu sürecin bir diyalektiği vardı. Talebe rahatlıkla hocasının fikrine muhalefet edebilmiş; bu diyalektik süreç, ilkel bazı girişimlerin süreç sonunda gelişmesini sağlamıştır. Fakat bu dönemde Hippokrates’in (MÖ 460-370 civarı) okulu dışında gözlem ve deneye yeterli önemin verildiğine pek rastlanmaz. Onun çalışmalarını Herophilus, Erasistratus ve de özellikle Galen geliştirmiştir; daha sonra bu çalışmalar, Rönesans döneminde anatomi ve fizyolojinin yeniden canlanmasında temel oluşturmuştur. Bu çalışmalarda genelde felsefi akıl yürütmeler, deney ve gözleme göre ön planda olmuştur.[12]

ATOMCU GÖRÜŞ

 

Eski Yunan’da Atomculuğu ortaya atan ilk kişi Leukippos’tur. İlkçağ kaynakları, bir ontoloji kuramı olarak bu öğretiyi büyük ölçüde Leukippos’un geliştirdiği konusunda, genellikle görüş birliği içindedir.[13] Buna rağmen Atomculuğu sistematik olarak ortaya koyan ilk kişinin Demokritus olduğu kabul edilir. Bu kurama göre atomlar öncesiz ve sonrasızdır. Demokritus evrenin işleyişini, mekanist bir şekilde atomların hareketleriyle açıklar. Aristoteles ise Demokritus’u, gayeci (teleolojik) yaklaşımı tamamen dışlayıp evreni doğal bir zorunlulukla açıkladığı için eleştirir.[14]

Atomcu kuramı savunan Demokritus, onun takipçisi Epikurus ve onlardan çok daha açık şekilde ateist-materyalizmi savunmuş olan Lucretius, evrende bilinçli bir tasarımın varlığını reddetmişlerdir. Her olguyu doğal zorunlulukla açıklayan bu yaklaşımda; her şeyin, bir bilincin müdahalesi olmadan tesadüfen oluştuğu söylenir. Evrenin ve canlıların, atomların hareketleri sonucunda oluştuğunu savunan bu yaklaşım, her oluşun mekanik bir tarzda, sebep-sonuç ilişkileri içerisinde oluştuğunu kabul eder. Bu yaklaşıma göre sebep-sonuç ilişkilerinin dışında bir tesadüf olamaz. Fakat bu yaklaşımda bulunanlardan, ‘evrenin tesadüfen oluştuğunu’ söyleyenler, ‘tesadüf’ kelimesini ‘bilinçli bir tasarımın karşıtı’, ‘bilincin yönlendirmediği bir zorunluluk’ anlamında kullanmışlardır. (Bu kitapta ‘tesadüf’ kavramı daha çok bu anlamıyla ele alınmıştır.)

İşte Eski Yunan atomcularının ve onların takipçilerinin teizmle (tektanrıcılık)[15] en büyük uyuşmazlığı bu noktadadır. Teizm, mekanist bir evren görüşünü kabul edebilir, -aralarında bu konuda tartışma olsa da- fakat evrenin bilinçli bir tasarımın ürünü olmadığını ve bu anlamdaki gayeciliğin reddini kabul edemez. Kitabın ilerleyen sayfalarında görüleceği gibi, gayeciliğin kabul edilip edilmemesi ve mekanizm-gayecilik tartışması, ‘Evrim Teorisi’ ile ilgili tartışmalarda önemli bir yere sahiptir. Böylece Aristoteles’in Demokritusçu yaklaşımla Atomcu kuram bağlamında yaptığı tartışma, 2000 yıldan daha uzun bir zaman diliminden sonra, tarihin yeni oyuncuları tarafından yepyeni bir içerik merkezinde tekrarlanacaktır.

Tektanrıcı dinlerin evrenin bir başlangıcı ve sonu olduğunu kabul etmelerine karşın Eski Yunan’da ezeli, ebedi ve durağan bir evren tasarımı hâkimdi. Evrende var olan değişiklikler bile döngüsel bir mantıkla açıklanıyor ve kuramlarında her şey aslına geri dönüyordu. Örneğin Atomcu kurama göre canlılar ve her şey atomların etkileşimi ile var oluyordu, daha sonra her şey aslına, yani atomlara dönüşüyordu. Atomlar öncesiz ve sonrasızlıklarıyla her şeyin nihai açıklamasıydılar. Bu varlık anlayışı (ontoloji), Tanrı’nın merkezde olduğunu ve evreni yoktan yaratıp bir gün yok edeceğini söyleyen tektanrıcı dinlerin anlayışından tamamen farklıdır.

Bir teist, Atomcu kurama benzer şekilde mekanist yaklaşımla evreni açıklayabilir. Hem teist evrimciler hem de ateist evrimciler olduğu gibi, teist bir Atomcu kurama inananlar da olabilir ve olmuştur da. Fakat bir teist, atomların öncesiz ve sonrasızlığını, evrende gayesel bir oluşum olmadığını, atomların her şeyin nihai açıklaması olduğunu kabul edemez. Tanrı merkezli varlık anlayışı nihai açıklamayı Tanrı’da bulur, teist için evrenin oluşumu muhakkak gayeseldir; çünkü Tanrı’nın zihnindeki plan işlemektedir.

Ne her atomcu kurama inanan ateisttir ne de her ateist evrimci olmak zorundadır. Tarihin ünlü ateistlerinde, günümüzün ‘Evrim Teorisi’nin izlerini arayarak, onları bu teorinin öncüsü, ilham kaynağı olarak görmek yanlış bir yaklaşımdır. Demokritus ve Epikurus’un en ünlü takipçisi ve onlardan çok daha açık bir şekilde ateizmi savunan Lucretius’u da evrimci olarak görmek doğru değildir. Lucretius ‘Şeylerin Doğasına Dair’ isimli şiirinde şöyle demektedir:

“Her şeyin kendine has gelişim süreci vardır;

Her biri birbirinden farklı yanlarını muhafaza etmelidir,

Bu, Doğa’nın geri döndürülemez kanunudur.” [16]

Lucretius evrimsel süreçle tesadüfi bir oluşumu değil, tesadüfi bir şekilde ‘kendiliğinden oluşumu’ (spontaneous generation) savunmuştur. Görüldüğü gibi ateizm için önemli olan bilinçli bir gücün karışmadığı bir oluşumu kabul etmektir. Bu ‘kendiliğinden oluşumu’ evrimci bir süreç olarak tarif etmeyenler de olmuştur. Ateizm ile Evrim Teorisi’ni ilişkilendirmeye çalışan bazı araştırmacılar, Eski Yunan’a kadar geri gitmiş ve o dönemin ateistlerinin kullandığı birkaç cümle ile Evrim Teorisi arasında zorlamaya varacak ölçüde bir bağ kurmaya çalışmışlardır. Lucretius gibi bazı düşünürler, türlerin yok olması gibi bazı olgulara dikkat çekmişlerdir ama bunu, türlerin birbirinden evrimleştiğini söyleyen Evrim Teorisi’nin doğal seleksiyonu ile karıştırmamak gerekir. Eğer bunlar birbirine karıştırılırsa, tarihteki binlerce kişinin, ‘Evrim Teorisi’ni önceden sezinlediği söylenebilir.

Evrim Teorisi’nin doğru olup olmadığı antik dönemin bir tartışması değildir. Fakat gayeci bir yaklaşımın doğru olup olmadığı ve evrenin bilinçli bir tasarımın ürünü olup olmadığı, o dönemden beri süren bir tartışmadır ve ‘Evrim Teorisi’ ile bu tartışma daha sonra doruk noktasına ulaşmıştır.

 

PLATON

 

Protagoras, Gorgias ve Sokrates gibi düşünürler için, biyoloji ve tüm diğer doğa bilimleri, felsefi etkinliğin dışındadır. Onlar bu konudaki çabaları, başarısı olanaksız bir uğraş olarak algıladılar ve bilinemezci (agnostik) bir tavır sergilediler. Fakat felsefi düşünceyi gerçek manada yönlendiren ve atomcularla beraber kendisinden önceki düşünürlerin çoğunu gölgede bırakan Platon oldu.[17] Platon hem kendinden önceki felsefecileri gölgede bırakan, hem de Yunan felsefesinin itibarını arttırarak gölgede bıraktığı isimlerin gün ışığına çıkmasını sağlayan kişidir. O, kendisinden önceki Pythagoras, Parmenides, Herakleitus ve hocası Sokrates gibi felsefecilerin mirasından faydalanmasının yanında, antikçağdaki ünde ve etkideki tek rakibi, talebesi olan Aristoteles’i de mirasından yararlandırmıştır.

Birçok biyoloji tarihi kitabında, Platon, biyoloji biliminin gelişiminde en olumsuz etkisi olan kişilerden biri olarak gösterilmektedir.[18] Ünlü hayvan bilimci ve fosil bilimci Stephen Jay Gould, Platon’dan beri gelen ideal soyutlamaların, bütünü oluşturan bireylerdeki çeşitliliğin (varyasyonların) göz ardı edilmesine sebep olduğunu söyler.[19] Gould, Platon’dan beri gelen özcülük (essentialism) düşüncesinin, biyoloji ve diğer doğa bilimlerinde gelişmeyi önlediği kanısındadır. Özcülük, metafizikte, öze bir gerçeklik yükleyen, özün varoluş karşısında ontolojik bir önceliğe sahip olduğunu öne süren görüştür.[20] Ernst Mayr, özcülüğün iki bin yıl boyunca biyolojiyi felce uğrattığını, Platonik düşüncenin biyolojinin felaketi olduğunu, modern biyolojinin Platonik düşünceden kurtularak geliştiğini söyler ve Platon’un Timaeus adlı eserinde duyu organlarıyla elde edilen bilgiyle gerçeğe ulaşılamayacağını söylemesine gönderme yapar.[21]

Platon’un bilgi teorisindeki (epistemoloji) yaklaşımının, gözlem ve deney gibi doğa bilimleri için çok önemli olan unsurların gelişmesini engellediği birçok kişi tarafından ifade edilmiştir. Fakat onun sistematik yaklaşımı felsefeye kazandırmasının ve matematiği merkezi bir role koymasının, doğa bilimleri açısından ne kadar önemli olduğu da unutulmamalıdır. Platon, matematiği vazgeçilemeyecek bir bilim olarak görür; çünkü matematik ile bütün bilimler kavranır ve matematik öz varlığa varmak için kavramları kullanmaya bizi zorlar.[22] Sistematik yaklaşım olmadan, deney ve gözlemler birleştirilmeyen veri yığınlarına dönüşürdü. Batı dünyasına sistematik düşünmeyi öğreten en önemli kişilerden birinin Platon olduğu dikkate alındığında, onun düşüncesinin sırf doğa bilimleri için zararlı yönlerini öne çıkaran Mayr ve Gould’un eleştirilerinde -haklı tespitlerinin de bulunmasına rağmen- haksızlık yaptıklarını düşünüyorum. Her iki düşünür de, Darwin’in türler yerine bireyleri öne çıkaran düşüncesini, adeta Platon’un 2000 yıllık yanıltıcılığına nihai olarak son verdiğini düşündükleri için böyle bir abartıya gitmişlerdir.[23]

Mayr, Platon’un matematiksel yaklaşımının bilim için öneminin bilincindedir. O, bu noktanın farkındadır ve sadece Platon’un değil, matematiğin ve fizik bilimlerinin kendilerinin de biyoloji üzerinde çok olumsuz etkilerinin olduğu kanaatindedir. Geometrinin değişmeyen doğrularının özcülüğe yol açtığını, bunun ise evrimci düşünceye ters olduğunu söylemektedir.[24] Mayr, Platon’u, evrimin karşıt kampının kahramanı ilan eder; o özcülüğün bayraktarı olduğu için bu nitelemeye layık görülür. Matematiksel düşüncenin biyoloji üzerindeki zararlarına dikkat çeken Mayr’a karşılık Nicholas Rashevsky gibi biyolojide matematiksel düşünceden daha çok istifade edilmesi gerektiğini düşünen bilim insanları da mevcuttur. Buna göre olasılık hesapları, istatistik çıkarımlar, kümeler teorisi gibi matematiksel yaklaşımlar biyolojide kullanılmalıdır.[25] Biyolojinin fizik bilimlerden farkını anlamak elbette önemlidir ama matematiksel düşünce gelişmeden doğa bilimlerinde gelişme olmasının çok zor, hatta imkânsız olduğu kabul edilmelidir.

Mayr, Platon’un dört görüşünün biyolojiye zarar verdiğini söyler. Bunlardan birincisi bahsettiğimiz özcülük ile ilgili fikirleridir. İkincisi evreni bir kozmos olarak görmesidir ki bu ileride evrim fikrinin ortaya konmasında zorluk çıkarmıştır. Üçüncüsü canlılığın cansız maddeden kendiliğinden oluşumu fikrini savunan filozofların görüşleri yerine Yaratıcı’yı (Demiurge) koymasıdır. Dördüncüsü maddi bedenden ayrı bir cevher olarak ruha yaptığı çok önemli vurgudur.[26] Tüm bu izahlardan anlaşılıyor ki Mayr, Platon’un biyolojik düşünceye zarar verdiğini söylerken aslında ateist evrimci düşünce ile biyolojik düşünceyi özdeşleştirmiş bulunmaktadır. Oysa tüm biyolojik düşünce evrimci yaklaşımla özdeşleştirilemeyecek olmasının yanında, ilerleyen sayfalarda göreceğimiz gibi, Evrim Teorisi’ne inanan birçok düşünür ateist de değildir. Bu düşünürler açısından Platon’un evreni düzenlenmiş bir kozmos olarak görmesi de Yaratıcı’ya inanması da biyolojinin ilerlemesi açısından sorun olarak değerlendirilmeyecektir. Mayr, 2000 yılı aşkın bir zamanda süren özcü düşünceden insanları kurtaran kahraman olarak Darwin’i sunar ve onun sayesinde özcülükten popülasyoncu düşünceye geçildiğini söyler. [27]

Heidegger, Nietzsche’nin kendi felsefesini Platonculuğa karşı bir felsefe olarak gördüğünü ve Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözüyle Platoncu metafiziğin ölümünü kastettiğini söyler.[28] Görülüyor ki Batı felsefesinde Platon birçok fikrin kaynağı kabul edilmektedir ve sırf Platon’un karşıt fikri veya panzehiri olmak iddiası bile bir biyolojik yaklaşıma (Darwin örneği) veya felsefi yaklaşıma (Nietzsche örneği) önemli bir konum kazandırabilmektedir. Alfred North Whitehead’in, Batı felsefe tarihini Platon’a düşülmüş dipnotlardan ibaret gören yaklaşımı -aslen abartılı olsa da- önemli gerçeklere işaret etmektedir. Evrimci düşüncenin geç ortaya çıkmasından ve kabulünün zor olmasından bile en önemli evrimci bilim insanlarının Platoncu düşünceyi sorumlu tutması ilginç bir örnektir.

ARİSTOTELES

 

Platon’un biyolojiye doğrudan katkısı yoktur, fakat ortaya koyduğu fikirlerin doğa bilimleri ve biyoloji için hem engel olma hem de yol açma açısından önemi vardır. Aristoteles’in ise hem genel felsefesinin, doğa bilimleri ve biyoloji için çizdiği yol çok önemlidir, hem de bir biyolog ve biyoloji felsefecisi olarak ortaya koyduğu ve yaptığı çalışmalar, kendisinden sonraki çok uzun bir dönem boyunca etkili olmuştur. W. Thompson, E. S. Russell ve J. Needham gibi ünlü biyologlar onun birçok prensibinin günümüze kadar tazeliğini koruduğunu söylerler.[29] Biyoloji tarihi veya biyoloji felsefesi üzerine yazılan kitapların ilk bölümlerinin geniş bir kısmı genelde Aristoteles’e ayrılmıştır. O, karşılaştırmanın bilim için önemini kavrayan ilk kişi olarak anılır.[30]

Aristoteles, hocası Platon’un ‘idealar’ öğretisini eleştirir. Onun yazılarında eşyadan ayrı ‘idealar’ bulunduğunun kanıtını aramak boşunadır.[31] Platon’un ‘idealar’ ile ilgili öğretisi, metafizik problemleri çözmek yerine, gerçek âlemi, aynı adı taşıyan faydasız ‘idealar’ ile daha karmaşık hale getirmektedir. ‘İdealar’ eşyanın ne meydana gelmesine ne muhafazasına ne anlaşılmasına yardım etmektedirler.[32] Aristoteles maddi evrenden bağımsız ‘idealar’ın varlığını reddederken evrendeki bireylerin özü anlamında ‘idealar’ı kabul eder. Yani Aristoteles de Platon gibi özcüdür ama onun özcülüğü, bu evrenin dışında ayrı bir ‘idealar’ âlemine gözleri çeviren ve bu evreni önemsiz kabul eden bir özcülük değildir. İleride Aristoteles’in özcülüğü, Linnaeus’un biyolojik teorisini de etkileyecektir ve o; biyoloğun görevini, türlerdeki, Tanrı’nın yarattığı özleri ve bu özlere bağlı türleri tespit etmek olarak ifade edecektir.[33] Özcülüğün biyoloji üzerinde çok olumsuz etkisi olduğunu söyleyenler de 19. yüzyıldan (Darwin’den) önceki dönemde biyolojiye en önemli katkı yapan kişi olarak yine Aristoteles’i gösterirler.[34] Onun biyolojiye bu katkılarının arkasındaki temel neden felsefesinin deneyciliğe verdiği önemdir. Aristoteles, açıkça biyolojik çalışmalarını değerlendirirken, gözlemin teoriye göre önceliğini ve teorinin ancak gözlemlerle uyumlu olma durumunda geçerli olduğunu ileri sürer.[35]

Aristoteles, sistematik düşünmede hocası Platon’dan, deneyci yaklaşım ve biyoloji alanında ise Hippokrates’ten istifade etmiştir. Fakat sistematik düşünce ve yaptıklarıyla Hippokrates’ten çok daha başarılı ve etkili olmuştur. ‘Hayvanların Tarihi’, ‘Hayvan Bedeninin Bölümleri Üstüne’, ‘Hayvanların Üremesine Dair’, ‘Ruh Üstüne’ yapıtları biyoloji açısından önemlidir.[36] ‘Metafizik’ ve ‘Fizik’ isimli yapıtlarında ortaya koyduğu fikirlerini anlamak da, doğa bilimlerine ve biyolojiye yaklaşımını kavramak için gereklidir.

Aristoteles’in biyoloji ile ilgili görüşlerinde zengin bir biyolojik mirasa sahip olmaması, yeterli deney ve gözlemi gerçekleştirememesi, mikroskop gibi araçlara sahip olmaması, ulaştığı sonuçlardaki yanlışlıklarda etkili olmuştur. İçinde bulunduğu olumsuz şartlara rağmen iki bin yıldan fazla bir süreci etkileyecek çalışmalarıyla tarihin en etkili biyoloğu olduğu söylenebilir.[37] Ondan önce bilinen hiç kimse hayvanları böylesine ciddi bir sınıflandırmaya tabi tutmamıştır. O, hayvanları; yaşam tarzları, organları, davranışları gibi kriterler çerçevesinde sınıflandırmıştır.[38] Onun hayvanlarla ilgili sınıflandırması kendisinden iki bin yıl sonra yaşayan Linnaeus ile kıyaslanır. Durağan sabit bir evren anlayışını öngören fiziği daha önce (16. yüzyıl) gözden düşmüş olmasına karşın biyolojide üstatlık mertebesini 19. yüzyıla dek korumuştur. Günümüzdeyse, kavramları ile görüşlerinin çoğu, biyoloji felsefesinin hâlâ gündemindedir.[39] 550 civarında hayvanı gruplandırarak, canlıları ‘yumuşak, sıcakkanlı memeliler’ ve ‘sert, soğuk bitkiler’ gibi farklı hiyerarşik sıralar altında incelemiştir. Onun çalışmaları morfoloji, fizyoloji, embriyoloji, sistematik, hayvan davranışları gibi biyolojinin birçok çalışma alanları için temel oluşturmuştur.

Aristoteles’in biyoloji felsefesi, bazı evrimci filozoflar tarafından ‘Evrim Teorisi’nin daha önce ortaya konmamasının önemli sebeplerinden biri olarak gösterilir. Onun biyolojik yaklaşımında sıçramalara, umulmadık yıkımlara ve yeniden kurulmalara yer yoktur. Her oluş, öncelikle de canlılar evrenindeki oluşumlar, gayelerini -bir bakıma son biçimlerini- kendi bünyelerinde taşırlar.[40] Evrenin bir kaostan oluştuğu (Platon’un düşüncesi) düşüncesinden, kompleks canlıların daha basit canlılardan oluştuğu düşüncesine kadar her türlü evrim fikri Aristoteles’in düşüncesine tersti. [41]

Aristoteles’in varlığı meydana getiren nedenleri tarifi konumuz açısından önemlidir. O, varlığı meydana getiren nedenleri dört başlıkta inceler:

1.      Maddi neden

2.      Fail neden

3.      Formel neden

4.      Gayeci (Teleolojik) neden

Aristoteles’e göre bilim insanının görevi bu dört nedenin hepsi üzerine bilgi edinmektir.[42]Aristoteles’in meşhur mermer heykel örneğini ele alalım. Her şeyden önce mermerin varlığına gerek vardır. Bu maddi nedendir. Heykeli yapmak için çekiç ve keskiyle yontma işlemine ihtiyaç duyulur. Bu ise fail nedendir. Fakat yine, heykelin bir şekil alması, bir at, insan veya benzeri bir şekil kazanması gerekir, gelişigüzel yontulmuş mermer heykel değildir. Bu da formel nedendir. Heykelin varoluşunun genel nedeni, heykeltıraşın amacının gerçekleşmesidir. Aristoteles buna gayesel neden yani bütün şeyin nihai nedeni der.[43] Bazen formel neden ve gayesel neden aynı olur; bir şeyin son biçimi aynı zamanda sürecin nihai amacıdır.

Aristoteles’in gayeci yaklaşımı, teizm ile uyumluyken ateizm ile uyuşamaz ama bu, ateistlerin gayeci yaklaşımın kelimelerini ve kavramlarını hiç kullanmadıkları anlamına gelmez. Örneğin gözün açıklaması için “Göz görmeye yarar”, kanatlar için “Kanatlar uçmayı sağlar” şeklinde yapılan açıklamalar, gözleri ve kanatları gayesel nedenleri ile açıklayan gayeci ifadelerdir ve biyoloji kitapları bu tip ifadelerle doludur. Bazı evrimci biyologlar (örneğin botanikçi Paul J. Kramer), dilin bu şekilde kullanımını yanlış bulmakta ve bu şekildeki ifadelerin biyoloji biliminden atılmasını istemektedirler.[44] Ünlü evrimci biyolog Francisco J. Ayala, biyoloji biliminde dilin gayeci kullanımından kaçışın olmadığının farkındadır ve bunda bir sakınca da görmemektedir. Fakat gayesel yaklaşımı yapay gayecilik (artificial teleology) ve doğal gayecilik (natural teleology) diye ikiye ayırarak, bir ateistin, gayeci kavramları kullanışı ile teistinkileri ayırt etmeye çalışmaktadır. Buna göre bir bıçağın keskin yapılmasını, bir arabanın sürülmek için imal edilmesini veya Tanrı’nın evreni yaratmasını anlatan kişi, yapay gayeci bir yaklaşımda bulunuyordur. Bu yaklaşımda bilinçli oluşturma ve bunun sonucunda tasarım vardır; bıçağı, arabayı ve evreni bunlara içkin olmayan dış bilinçli bir güç oluşturmuştur. Oysa Ayala, doğal gayecilikte her şeyin içkin olduğunu; kuşların kanatlarının oluşumundan bahsederken, tesadüfi mutasyon, adaptasyon, doğal seleksiyon gibi süreçlerin dışında hiçbir güce atıf yapmayan kişinin, doğal gayeci açıklama yaptığını söyler.[45] Görüldüğü gibi teist felsefeci ve bilim insanlarının gayeci yaklaşımı, Ayala’nın sınıflamasına göre yapay gayeciliktir, buna karşın ateist yaklaşımın gayesel terimleri kullanışı doğal gayeciliktir. Burada ‘doğal’ kelimesinin kullanılışındaki gerçek amacın, doğa dışı gücü (Tanrı’yı), Evren’in ve canlıların oluşum sürecinin dışına çıkarmak olduğu görülmektedir. İleride görüleceği gibi bu yaklaşım tüm evrimcilerin yaklaşımı değildir, sadece ateist evrimcilerin yaklaşımıdır. Teist bir bilim insanı veya felsefeci, evrenden veya canlılardan bahsederken gayesel nedenleri göz ardı edip bilimsel yaklaşımda bulunabilir. Fakat teist bir varlık anlayışında, evren Tanrı’nın bir tasarımı olarak görüldüğü için; tasarımdan dolayı mutlak bir şekilde gayeci yaklaşım kabul edilmiştir (bilimsel yaklaşımda gayesellik göz ardı edilse de).

Jacques Monod [46] ve Ernst Mayr [47], Aristoteles’in ve teistlerin gayeci yaklaşımı ile ateistlerin gayesel kavramları kullanışını ayırt etmek için ‘teleonomi’ kavramının ‘teleoloji’ (gayesel) kavramının yerine kullanılmasını önermektedirler. Aristotelesçi anlamda ‘teleoloji’ kavramından kurtulmak için ‘teleonomi’ kavramının kullanılmasını ilk öneren Pittendrigh olmuştur.[48] Ernst Mayr ‘teleonomi’ kavramını gayesel bir süreç için kullanmaktadır, bu gayeye giden yolu yönlendiren ise programdır. Mayr’ın programla kastettiği temelde canlıların DNA’sındaki genetik kodudur.[49] Böylece teistlerin, Bilinçli Tasarımcı’nın zihnindeki planı kasteden ‘teleoloji’si, ateist-evrimci yaklaşım tarafından; Tanrı ve DNA ile teleoloji ve teleonomi kavramları yer değiştirtilerek dönüştürülür. Böylece biyologların canlıların organları ve davranışları için kullanmaktan kaçamadıkları gayesel açıklamalar meşrulaştırılmış olur.

ARİSTOTELES’TEN SONRA BİYOLOJİ

 

Aristoteles deneysel, gözlemsel biyolojiye büyük katkıda bulunmasının yanında, biyoloji felsefesi alanında yaptığı tartışmalar iki bin yılı aşkın bir süre alıntılanmış veya ona cevap verilmeye çalışılmıştır ve onun muhalifleri bile onun önemini yadsımamıştır.

Aristoteles Atina’dan firar ettikten sonra okulunun yönetimini, Platon’un okulundan beri beraber olduğu talebesi Theophrastus’a (MÖ 370-287) bıraktı. O da otuz yılı aşkın bir süre bu okulu yönetip birçok talebe yetiştirdi. Theophrastus’un çalışmaları botanik konusunda kendi döneminin zirvesidir.[50] O, 500’ün üzerinde bitki türünden bahsetmiş ve ‘Botaniğin babası’ olarak anılmıştır. ‘De Causis Plantrum’ (Bitkilerin Sebepleri) ve ‘Historia Plantrum’ (Bitkilerin Doğal Tarihi) adlı ünlü eserlerinde, bitkilerin üreme sisteminden hastalıklarına kadar birçok konuyu ele alır.[51] Theophrastus’un yaklaşımının felsefe açısından değeri, deneysel yaklaşıma önem verilmediği bir devirde, deneyin ve gözlemin, bilgi teorisi açısından önemine inanması ve bizzat kendisinin uygulamalarıyla Aristoteles’in bilgisel ve kuramsal mirasını geliştirmesindedir.

Bu dönemden sonra biyolojiye önemli katkıda bulunanların birçoğu aynı zamanda hekimdir. Örneğin Herophilus’un (MÖ 300’ler civarı) anatomi konusundaki çalışmaları önemlidir, eserlerinin çoğu kaybolmuş olmasına rağmen başkalarının ondan yaptığı alıntılardan kendisinin yaşadığı dönemin en önemli iki anatomi bilgininden biri olduğu anlaşılmaktadır. Yaptığı otopsilerle insan vücudu hakkındaki bilgilerin birçoğunu ilk defa insanlığa kazandıran odur.[52] Erasistratus (MÖ 290’lar civarı), Herophilus’un çağdaşıydı ve o da önemli bir anatomi bilgini ve fizyolojistti. Demokritus’un atomcu kuramına yakındı.[53] Kalp üzerine dikkatlice çalıştı ve kapakçıklarını isimlendirdi, dolaşım sistemi ve sinir sistemi üzerine araştırmalar yaptı, beynin kıvrımlarını inceledi. İskenderiyeli bu iki anatomi bilgininin birbirleriyle rekabeti biyoloji biliminin gelişimi açısından önemli sonuçlar verdi.[54]

Romalılar’ın biyolojiye katkılarına gelince; milattan sonra 1. yüzyılda yaşayan Pliny (23-79), ‘Doğa Tarihi’ adlı geniş kapsamlı bir ansiklopedi yazmış ve bu eser 15 yüzyıl boyunca başvuru kitabı olmuştur.[55] Antik dönemin son önemli biyoloji bilgini 2. yüzyılda yaşayan Galenos’tur   (129-200). Bergama’da doğan Galenos, Roma’da hekimlik ve cerrahlık yaptı, birçok tıp kitabı yazdı. Anatomiciydi; fil, domuz ve maymun gibi birçok hayvanın üzerinde otopsi uygulayarak sinir sistemlerini, kalplerini inceledi. Deneysel fizyolojinin kurucusu kabul edilir.[56] 17. yüzyıla dek biyoloji bilimi üzerinde en etkili birkaç isimden biri oldu. Hatta Aristoteles ile beraber en etkili iki kişiden biri olduğu da söylenebilir. Galenos kendinden önceki mirastan önemli ölçüde yararlandı ve Aristoteles’in gayeci yaklaşımını benimsedi. Anatomi ve fizyoloji konusunda Aristoteles’i geçmiş olsa da[57] biyoloji felsefesine ve genel felsefeye olan etkisi Aristoteles’in gerisindedir. Aristoteles’ten sonra bilgi teorilerinde deneye ve gözleme yer veren bazı düşünürlerin katkısı önemli olsa da bunların hiçbirinin felsefi bir sistem kurma ve kendilerinin de etkisi altında oldukları Aristotelesçi sistemi (paradigmayı) değiştirme konusunda girişimleri olmamıştır, çoğu bu paradigmaya bağlı bir şekilde yaptıkları çalışmalarda, tümevarım yöntemiyle mevcut bilimsel bilgiyi geliştirmeyi hedeflemiştir.

İSLAM DÜŞÜNCESİNDE BİLİM VE BİYOLOJİ

Galenos’tan sonra uzun bir dönem çok önemli sayılabilecek biyolojik bir çalışmaya rastlanmamaktadır. Bu süreç İslam düşüncesinin en önemli eserlerinin verildiği 9.-13. yüzyıllar arasındaki döneme kadar devam etti. İslam dini 7. yüzyılda ortaya çıktı ve İslam’ın kaynağı Kuran, tüm varlıkları Tanrı’nın varlığının delilleri olarak nitelendirerek Müslümanları bunların incelenmesine teşvik etti. Kuran’ın ayetlerinin şekillendirdiği zihinler, bilimsel çalışmayı bir ibadet ve Tanrı’ya yaklaşmanın aracı olarak değerlendirdiler. Arapça bilimsel ilerlemenin uluslararası vasıtası oldu. Bu yüzyıllarda yaşamış Cabir bin Hayyan, Kindi, Harizmi, Fergani, Ebu Bekr er-Razi, İbn Sina, Biruni, İbn Yunus, İbnül Heysem gibi Müslüman bilim insanlarının Batı’da eşdeğerleri bulunmamaktaydı. Ortaçağ hakkında ‘karanlık çağ’ denmesi Batı medeniyeti için doğru olabilir ama bu dönemdeki İslam düşüncesinin bilimsel başarısı için bu ifadeyi kullanmak uygun değildir.[58] Ünlü bilim tarihçisi Sarton, 8. yüzyılın ikinci yarısından 12. yüzyıla kadarki kronolojiyi, her yarım yüzyıla bu dönemlere damgasını vurmuş Müslüman bilim insanlarının adını vererek düzenlemekte ve topyekün bu dönemi ‘altın çağ’ olarak nitelemektedir.[59]

Müslümanlar, ilmin gerçek sahibi olarak Allah’ı gördükleri için; yabancı toplumlardan bilgi almada, bu toplumlardan çeviriler yapmakta bir sakınca görmediler. Hint, Fars, Mezopotamya bölgesindeki birikimden ve de özellikle Yunan mirasından yararlandılar. Önceki insanların bilim ve düşünceye katkılarını, kendilerinin faydalanmaları gerekli eserler sayarak, faydalı olanı almayı, faydasız olana itibar etmemeyi prensip edindiler. Yunan bilim ve düşüncesini ayrıntılarıyla tercüme edip korumalarına ve faydalanmalarına rağmen Yunan mitolojisini çoktanrıcılığın bir şekli olarak niteleyip dikkate almadılar.[60]

Müslüman düşünürler, sadece kendilerinden bir şey katmadıkları tercümeler yapmamışlar, daha baştan kendi inançları, varlık anlayışları çerçevesinde seçimler yaparak etkili olmuşlardır. Özellikle Aristoteles’in ve Galenos’un, onlardan sonra ise Hippokrates’in, İslam dünyasındaki biyoloji biliminin gelişiminde en etkili kişiler olduğu söylenebilir. Hippokrates ve Galenos’ta yer alan uyum ve denge fikri ile İslam’da önemli bir yer tutan uyum ve denge fikri arasındaki ilişki de bunu kolaylaştırmıştır.[61] İslam’daki, canlıları, Tanrı’nın varlığının ve gücünün delili olarak gören anlayışın, Aristoteles’in ve onu izleyen Galenos’un gayeci yaklaşımıyla uyumlu olması da; onların, İslam düşünürlerince benimsenmelerinde etkili olmuştur.

İslam düşünürleri bilgilerini sadece tercümelerle arttırmakla kalmamış, sistematik deney ve gözlemle bilgi edinmenin bilgi teorisi açısından önemini kavramışlar ve birçok keşifler yapmışlardır. Örneğin İbnün Nefs’in küçük kan dolaşımını keşfi önemlidir.[62] İbnün Nefs, Galenos’un yanlış düşüncelerini düzelterek kalbin üç değil iki karıncıktan ibaret olduğunu bulmuştur.[63] Zooloji alanında Cahız’ın ‘Kitab el- Hayevan’ (Hayvanlar Hakkında Kitap) adlı kitabı kendi döneminin en önemli eserlerindendir. O, Aristoteles’in fikirlerinden faydalanmış, onları hem geliştirmiş, hem de eleştirmiştir. Cahız, hayvanbilimini (zoolojiyi), dini araştırmaların bir dalı haline getirmiştir.[64] Bu durum, doğa bilimleri üzerine çalışmayı, ibadet kabul eden devrin genel anlayışıyla uyumluydu. Kuran canlı varlıklara özel bir itina göstermiştir. Nitekim birisi Kuran’ın en uzun suresi olmak üzere Kuran’da tam altı sure adını hayvanlardan almaktadır.[65]

Müslüman bilim insanları botanik konusunda da önemli eserler verdiler. Örneğin Ebu Hanife ed-Dineveri’nin ‘Kitab en-Nebat’ (Bitkiler Kitabı) adlı eseri muhtemelen 9. yüzyılın en önemli botanik kitabıdır. İhvanı Safa’nın, İbn Sina’nın, İbn Bacce’nin de botanik konusundaki eserleri, kendi ve kendilerinden sonraki dönemlerde etkili olmuşlardır.[66]

İbnül Heysem’in optik konusundaki çalışmaları, 16-17. yüzyıla kadarki bu alanda yapılmış en önemli bilimsel çalışmalardan birisidir.[67] Optikteki bilgi birikimi astronomi için olduğu kadar biyoloji için de hayati önemde olmuştur. Nasıl çağdaş astronomi gelişmesini teleskoba borçluysa, çağdaş biyoloji de mikroskoba borçludur. Bu yüzden optikteki gelişmeye katkısı olan İbnül Heysem biyoloji açısından da önemli bir yere sahiptir. Roger Bacon’dan, Vitello’dan, Leonardo da Vinci’ye dek birçok önemli bilim insanı optikle ilgili çalışmalarında İbnül Heysem’in optikle ilgili kitabından faydalanmışlardır.[68]

Modern biyoloji ve ‘Evrim Teorisi’, Batı medeniyetinin bilimsel ortamında gelişti. Bu yüzden Batı bilimi ve biyolojisinin beslendiği kaynaklar olan Grek medeniyetini ve İslam düşüncesini tanımamız, Batı medeniyetinin gelişimini daha iyi kavrayabilmemiz için faydalı olacaktır. İslam düşüncesinden yapılan çevirilerle Batı, kendi tarihsel köklerini dayandırdığı ve yoğun etkisi altına girdiği Grek mirasını keşfetti. Batı, İslam düşüncesinden tercümelerle Grek medeniyetini keşfederken, İslam düşüncesinin Grek medeniyetini yorumlayışını ve İslam bilim insanlarının metodolojisini ve keşiflerini de kendi içine aldı. Albertus Magnus, Thomas Aquinas, Duns Scottus gibi Batı medeniyetinin önemli isimleri, İbn Sina ve İbn Rüşd’ün düşüncelerinden derinden etkilendiler.[69]Roger Bacon’a nispet edilen deneysel metodu kurma şerefinin aslında Müslüman bilginlere ait olduğu, teori ve deneyin metodolojik bütünlüğü konusunda Bacon ve Leonardo da Vinci gibi ünlü bilim insanlarının, Müslüman bilim insanlarından ciddi etkiler aldıkları ünlü Batılı bilim tarihçilerince ifade edilmiştir.[70]

11. ve 13. yüzyıllarda Arapça’dan Latince’ye yapılan tercümeler Avrupa’da bir eğitim devrimine yol açmış ve dolayısıyla Batı’da mevcut şekliyle üniversitenin doğuşunda etkili olmuştur.[71] Arapça’dan yapılan tercümelerle Batı dillerine giren kelime ve kavramlar, özellikle 16. yüzyılda bu konuda gösterilen özel bir gayretle Batı’nın bilimsel terminolojisinden çıkarıldı.[72]

İslam düşüncesinin biyoloji alanındaki en etkili isminin İbn Sina olduğunu söylemek mümkündür. Özellikle ‘el-Kanun fi’t-Tıbb’ isimli eseri biyoloji ve tıp alanlarında yüzyıllarca ders kitabı olarak okutulmuştur. 15. yüzyılın sonlarına doğru ‘el-Kanun’, Galenos’un eserleriyle birlikte Batı Avrupa’daki tıp fakültelerinde okutuluyor ve yorumlanıyordu. Bilhassa 13. yüzyıldan itibaren İtalya’da büyük bir ilgiyle karşılanmıştır.[73]

Müslüman bilim insanları teist bir varlık anlayışını, deney ve gözleme önem veren bir bilgi teorisini ve bilim anlayışını, farklı medeniyetlerin bilimsel mirasından faydalanmayı gerekli gören zihniyeti, evreni ve canlıları tanıma faaliyetlerini ibadet kabul eden bir iman anlayışıyla birleştirdiler. Tüm bunları kendi bünyelerinde sentezleyen İslam düşüncesi, Batı medeniyetine önemli bir miras aktardı ve bu miras Batı’nın bundan sonraki felsefi ve bilimsel macerasında etkili oldu.

 

 

İSLAM DÜŞÜNÜRLERİNDE EVRİM FİKRİ

 

İslam düşüncesinin Batı’nın modern biliminin ve biyolojisinin oluşumunda hem deneyci ve gözlemci metodolojiyi teşvik ederek, hem kendi deney ve gözlem sonuçlarını aktararak, hem de Grek medeniyetinin mirasıyla Batı’yı buluşturarak etkili olduğu doğrudur. Fakat Lamarck ve özellikle de Darwin tarafından ortaya konan, sonra başta genetik olmak üzere biyolojideki gelişmelerle yeniden formüle edilen ‘biyolojik Evrim Teorisi’ni, Batı’nın, İslam düşüncesinden aldığını söylemek için yeterli ve tutarlı delil bulunmamaktadır. Bazılarının yaptığı gibi Anaximander’de ‘Evrim Teorisi’ni aramak hata olduğu gibi, İslam düşüncesi içindeki İhvan-ı Safa’da ‘Evrim Teorisi’ni aramak da hatalıdır.[74] Bu, İslam düşünürlerinde ‘evrim’ fikri olmadığı anlamına gelmemektedir. Bazı araştırmacılar bu düşünürlerdeki ‘evrim’ kavramına işaret ettiklerinde, birçok kişinin ‘evrim’ kavramıyla ‘biyolojik Evrim Teorisi’ni karıştırdığı görünmektedir. Bu çok tekrarlanan, kavramların yanlış kullanılmasından kaynaklanan hata, sıkça tarafların anlaşılamamasına sebep olmaktadır.

‘Evrim’ kavramı ile, genelde, daha kompleks bir varlık türünün daha basit bir varlıktan meydana gelmesi kastedilir. Örneğin gaz bulutlarının sıkışmasından gezegenlerin oluşumu şeklinde kozmolojik seviyede bir evrim de, hidrojen ve oksijenin birleşmesinden suyun oluşması şeklinde kimyevi seviyede bir evrim de ‘evrim’ kavramının içine girer. Biyolojik anlamda ise Lamarck ve özellikle Darwin tarafından ortaya konan ‘Evrim Teorisi’ ile her bir canlı türünün, diğer bir türün değişimi sonucu oluştuğu kabul edilir. Bu yüzden türlerin sabitliğini savunan herkes ‘Evrim Teorisi’ ile tam zıt kutuptadır. ‘Evrimci’ fikirleri gösterilirken türlerin değişmezliğini savundukları da aynı araştırmacılar tarafından gösterilen Nazzam[75], Biruni[76], İhvan-ı Safa[77] ‘evrimci’ kabul edilseler de, ‘Evrim Teorisi’ni önceden savundukları söylenemez.

Cahız, canlılar arasındaki hayat kavgasından, Biruni canlı türlerin içindeki çeşitlilikten ve türlerin seçimi ile ıslah edilmelerinden bahsetmişlerse de hiçbirinin bugünkü anlamda bir ‘Evrim Teorisi’ni savunduğu söylenemez.[78] (Burada, Evrim Teorisi açısından önemli hususlar olan hayat kavgasına dikkat çekmesi ve türlerde değişimler olabileceğini söylemesiyle, Cahız’ın, biyoloji tarihi açısından istisnai bir yeri olduğuna özellikle dikkat etmek gerekir.) Canlıların arasında ‘varlık mertebeleri’ olduğu görüşünü ve bu görüşe göre canlıları sıralamayı ‘Evrim Teorisi’nden ayırt etmek gerekir. Aynı hata Aristoteles için de yapılmış, onun canlıları ‘varlık mertebeleri’ne göre dizişinden, ‘Evrim Teorisi’ni öncelediğini düşünenler olmuştur. İbn Miskeveyh’in de yaptığı gibi canlıları ‘varlık mertebeleri’ne göre ayıran hiyerarşik bir diziş, basit canlıdan kompleks canlıların evrimleştiğini söyleyen sıralamaya benzeyebilir.[79] Fakat ‘varlık mertebeleri’ne göre canlıları dizişte canlı türlerinin birbirlerinden evrimleştikleri iddiası yer almazken ‘Evrim Teorisi’nin en temel iddiası budur.

Bazı düşünürler ise Kuran’da bir ceza olarak anlatılan ‘mesh’ olayına dayanarak bir türden diğerine dönüşmeyi mümkün görmüşlerdir (Bu konu dinlerle ilgili 4. bölümde işlenecektir). Sınırlı sayıda türün birbirinden evrimleşmesiyle, bütün türlerin, cinslerin, familyaların, sınıfların evrimleşerek oluştuğunu söyleyen ‘Evrim Teorisi’ arasında önemli fark vardır. Türler arası geçişi mümkün görmekle, bütün canlıların birbirinden oluştuğunu söyleyen sistematik bir görüşü ortaya koymak arasında ciddi bir derece farkı vardır. Bir düşünürün, sırf türler arası geçişi mümkün gördüğü için ‘Evrim Teorisi’ni önceden savunduğunu söylemek zorlama olacaktır.

Müslüman düşünürlerde ‘evrim’ görüşü olduğunu söyleyenler üç tip evrim kastetmektedirler: Bunların birincisi biyolojik evrimdir ve türlerin değişimi bu evrimin konusudur. İkincisi sosyal evrimdir ve medeniyetlerin gelişimi gibi faktörler buna dâhildir. Üçüncüsü ise insanın ahlaki ve manevi açıdan gelişiminin anlatan psikolojik evrimdir.[80] Günümüzde birçok kişi evrim kavramıyla ‘Evrim Teorisi’ni anladığı için, bu saydığımız üç ‘evrim’ görüşünden herhangi biri kastedildiğinde ayırım yapılamayabilmektedir; ama yapılması gerekmektedir. Örneğin Mevlana’nın manevi açıdan gelişimi kasteden şiirlerinin, ‘biyolojik Evrim Teorisi’ni öncelemesi şeklinde yapılan yorumlar doğru kabul edilemez. Mevlana’nın açıklamaları da canlıların, hiyerarşik varlık mertebelerine göre dizilmelerini öngören ‘varlık mertebeleri’ anlayışı ile ilgilidir. Cahız’ın evrimi öncelediğini söyleyen bir görüş Cahız’ın bilimsel, biyolojik yaklaşımından dolayı daha çok tartışmaya değerdir, fakat tasavvufi şiirsel bir eserin birkaç beytinden dolayı Mevlana’yı biyoloji alanına çekmek hatadır. Mevlana’nın, kendi alanındaki birinden beklendiği gibi ‘psikolojik evrime’ işaret ettiğini veya ruhsal gelişimi vurguladığını söylemek daha doğru olacaktır.

Bazı İslam düşünürlerinin doğal seleksiyona ve dönüşümcülük fikrine işaret etmeleri önemlidir.[81]Fakat bu ifadelere dayanarak Evrim Teorisi’nin Müslüman düşünürler sayesinde veya onlar tarafından ortaya konduğunu söyleyecek yeterli, sistematik ve ikna edici verilere sahip değiliz. Canlılar dünyasında doğal seleksiyonun varlığını tespit etmek ile yeni türlerin, cinslerin, familyaların oluşumunu Darwin gibi doğal seleksiyon ile açıklamak çok farklıdır. Türlerin değişimine işaret edilmesi ise biyolojik açıdan ciddi bir öneme sahiptir. Fakat bütün canlıları böylesi bir değişimin sonucu görmek ile bu değişimin sınırlı şekilde gerçekleştiğini söylemek oldukça farklı fikirlerdir. Diğer yandan, ‘Evrim Teorisi’ ile karıştırmamak gerekmekle birlikte, birçok ünlü İslam düşünürünün felsefelerinde ‘evrim’ kavramının önemli bir yere sahip olduğu rahatlıkla söylenebilir.

ORTAÇAĞ HIRİSTİYAN DÜŞÜNCESİ VE BİYOLOJİ

 

Ortaçağ Hıristiyan dünyasında, genel bilimsel düşüncede de biyolojide de önemli buluşlara ve çalışmalara az rastlanır. İslam dünyasından yapılan tercümeler ve Haçlı Seferleriyle Grek ve İslam medeniyetinin felsefi-bilimsel birikiminin Hıristiyan dünyaya aktarılması ile Hıristiyan dünyada bir ivme gerçekleşmiştir.[82] Bu aktarma faaliyetinin olduğu yüzyıllarda (12. ve 13. yüzyıllar) aynı zamanda bugünkü anlamda üniversitenin temelleri, bazı Kilise mensuplarının direnmelerine rağmen atılmıştır.[83] Batı’nın bilim anlayışının ve biyolojisinin gelişimi için bu gelişme önemli bir dönüm noktası olacaktır.

Batı dünyası İslam medeniyeti üzerinden tanıştığı Aristoteles’in felsefesini ve bilimini Katolikleştirdikten sonra -bunu büyük ölçüde Thomas Aquinas (1225-1274) yaptı- adeta resmi görüşü olarak kabul etti. Aristoteles’in, Dünya’yı evrenin merkezi kabul eden görüşü ve diğer birçok fikri Katolik Kilisesi’ni cezbetti ve ciddi bir tahlil yapılmadan birçok görüşü içselleştirildi. Meşhur bir hikâyeye göre atın kaç dişi olduğunu merak edenlerin, atın ağzını açıp dişlerini sayacaklarına Aristoteles’in kitaplarına başvurdukları bir dönem yaşandı.[84] Böylece ortaçağ Hıristiyan dünyasına -Katolik Kilisesi ile Aristoteles sentezi- Thomas Aquinas’ın şahsında en iyi temsil edilen sistem (paradigma) hâkim oldu. Aquinas’ın canlıları belirli, değişmez bir sayıda gören yaklaşımının canlılar dünyasına yönelik evrimsel bir teorinin oluşumunu uzun yıllar engellediği düşünülmüştür. Bu paradigma çok açıklayıcı gözüküyordu, fakat her türlü bilgi elde edilmiş ve iş bitirilmiş havasında sunulduğu için bilimsel bilginin gelişiminin önünü tıkamıştı. Aristoteles felsefesi kendi döneminde olmadığı kadar tartışılmaz olmuştu ve “dinsellik” etiketiyle Katolik Kilisesi’nin himayesine girmişti. Bu, Aristoteles’in bile tahmin edemeyeceği bir sonuçtu; kendisi adeta azize, felsefi-bilimsel sistemi ise bazı düzeltmelerle dine dönüşmüştü.

Hıristiyan dünyada 13. yüzyılda yaşayan Dominik tarikatından Albertus Magnus’un (1200-1280, Thomas Aquinas’ın hocası) doğal tarih üzerine yazdığı kitap, kendinden önceki Hıristiyan medeniyetinin ve kendi asrının en ciddi biyoloji kitabıdır. O, Galenos, Hippokrates ve İslam düşünürlerinin (İbn Sina ve İbn Rüşd başta olmak üzere) fikirlerinden de yararlanmıştır. Bu kitabında yazar, Aristoteles’in derin etkisi altındadır; kendi gözlemleri de olmakla beraber, bunların çok fazla olduğu söylenemez.[85]

Bu dönemde imparator II. Frederik’in, Dominiken tarikatından Thomas Cantimpratensis’in ve Vincentius Bellovacensis’in biyoloji ile ilgili çalışmaları da önemlidir ama hiçbiri Albertus Magnus’unki kadar geniş çaplı değildir.[86] Bilimsel anlamda bilinen bir keşfi olmasa da, ortaya koyduğu metodolojisinin doğa bilimlerindeki önemi sebebiyle Roger Bacon (1214-1293) da bu dönemde anılması gereken bir isimdir. Matematiği temele alan, fakat soyut akıl yürütmenin yanı sıra gözlemden ve deneyden de yararlanan birleşik bir bilimin olması gerektiğini savundu.[87] Bu metodoloji modern bilimlerin gelişmesini sağlayan metodolojidir. Roger Bacon, bu metodolojinin, modern bilimin geliştiği Batı medeniyetine yerleşmesinde öncülük eden önemli isimlerden birisidir. O, etkisinde olduğu İslam düşünürlerine benzer şekilde, bu dünyadaki şeyleri bilirsek dini daha iyi anlayacağımızı savundu. Matematiği ve gözlemi daha dindar olmanın bir aracı olarak gördü.[88]

Bilimde gözlemin merkezi rolünün artması, biyoloji biliminin tüm dallarındaki gelişmelerin motoru hükmündedir. Coğrafi keşiflerin ve özellikle Amerika’nın ilerleyen yüzyıllarda keşfi de biyoloji açısından önemli olmuştur. Bu keşifler sayesinde biyoloji yeni materyallere kavuşmuştur. Bunları hiç görmemiş olan Aristoteles’e dayanarak bilgi edinmenin bundan böyle imkânı da kalmamıştır. Bu durum, yeni araştırmaların yapılıp, gözlemin bilimde daha da merkezi bir role kavuşmasında etkili olmuştur.[89]

KOPERNIK – KEPLER – GALILE SÜRECİ ve KİLİSENİN GÜCÜNÜ YİTİRMESİ

 

Bilimsel fikirleri ortaya atanlar toplumdan yalıtılmış bireyler değildir, bilimsel aktiviteler de toplumun dışında yapılmazlar. Demek ki bilimin sosyolojik ortamla bir etkileşimi vardır; bu etkileşimin bazen bilimin objektif olma idealine zarar verebilecek olması ihtimali bu gerçekliği değiştiremez. Ortaçağ Hıristiyan toplumunda Kilise ile Aristoteles’in felsefe ve biliminin karışımı olan paradigmanın hâkim olduğunu gördük. O dönemin sosyolojik ortamında Kilise’nin gücü ve belirleyiciliği,  bu paradigmanın kurulmasında ve devam ettirilmesinde en önemli faktördü. Bu paradigmanın değişmesinde ise Kilise’nin gücünü yitirmesi belirleyici olmuştur. Kilise’nin gücünü yitirmesinde, evvelden beri Kilise’yle çekişmekte olan siyasi otoritelerin Kilise’ye karşı kazandıkları başarılar ve özellikle Martin Luther ile John Calvin’in başlattıkları 16. yüzyıldaki Protestan hareketinin, birçok kimsenin Katolik Kilisesi’nden kopmasına yol açması önemlidir. Fizik biliminde yaşanan gelişmeler de Kilise’nin kontrol ettiği paradigmanın delinmesinde etkili olmuştur. Bu sistemsel (paradigmal) değişimde, fizik (özellikle astronomi) motor rolü oynasa da, daha sonra bu değişimin, tüm doğa bilimlerinde ve konumuz açısından önemli olan biyolojideki etkisi de önemli olmuştur.

Yunanlıların ve İslam düşünürlerinin yaptığı gözlemler, aslında çok az gözlem yapmış olan Kopernik’in (1473-1543) yeni bir evren modelini önermesinde etkili oldu. Kopernik 16. yüzyılın başında (1514) Güneş merkezli kuramının kısa bir özetini sundu. Ancak yaşamının sonlarına doğru eseri yayımlandı. Kilise başta bu kitaba karşı önemli bir tepki vermedi ama daha sonra 1616’da bu kitabın okunması yasaklandı.[90] Kopernik bu kitabında Dünya yerine Güneş’in merkez olduğu ve Dünya’nın Güneş’in etrafında döndüğü aksiyomlarını kabul edersek, evrendeki gök cisimlerinin hareketlerini daha iyi anlayacağımızı söyledi.[91] Kopernik’in bu iddiası, Aristoteles’in fikirlerini resmi olarak kabul eden Kilise’nin felsefi ve bilimsel görüşlerine aykırıydı.

Kopernik’te suskun kalan Kilise asıl tepkiyi Galile’ye (1564-1642) gösterdi. Birçok kitapta bilim-din çatışmasının en önemli iki örneği olarak ‘Kopernik’in (ve Galile’nin) evren görüşüyle-din’ çatışması ve ‘Darwin’in Evrim Teorisi’yle-din’ çatışması gösterilir. Bu kitapların dinden kastının temelde Katolik Kilisesi olduğu ve bunun tarihsel olarak inkâr edilemeyeceği gözükmektedir. Fakat bu ‘din’ sözcüğüyle diğer dinleri kastetmek hatalı olacağı gibi, bütün Hıristiyanları da bu çatışmanın tarafı görmek hatalı olacaktır, çünkü Kopernik-Kepler-Galile gibi ‘dinin karşı cephesi’ olarak konumlandırılan kişilerin hepsi inançlı Hıristiyanlardı.

16. ve 17. yüzyıllarda gelişen bilime yön veren bilim felsefesinin bilgi kuramında, gözlem ile matematiksel veri ve modelleri kullanmak merkezi role sahipti. Buna göre kuramın matematiksel modeliyle gözlem kesinlikle uyumlu olmalıydı; eğer kontrol edilen gözlem verileri kuramın matematiksel modeliyle uyumlu değilse, kuram tamamen değiştirilmeli veya düzeltilmeliydi. Kepler (1571-1630) söz konusu bilim anlayışının en başarılı ilk uygulayıcılarından biridir. Kepler, 1601’de başarılı gözlemci Tycho Brahe’nin (1546-1601) ölümünün ardından onun vazifesine atandı. Kepler, Brahe’nin gözlem verilerinden faydalandı ve yeni gözlemler yaptı. Kendi kuramıyla Mars’ın yörüngesinin arasındaki sekiz dakikalık hata üzerine altı yıllık bir çalışma yaptı ve yörüngenin elips olduğunu bularak, daha önceki kuramında yörüngeleri dairesel kabul etmesini düzeltti.[92] Kopernik tarafından ortaya konan evren tablosundaki bazı yanlışlar düzeltildi ve evrendeki oluşumları açıklayan daha güçlü bir kurama kavuşuldu. Bu, yeni bilim anlayışında kuram ve gözlemin uyumuna verilen önemi ve bu uyumun denetleyicisi olarak matematiğe verilen rolü gösteren önemli bir örnektir. Kepler, Tanrı’nın lütfu sonucunda insanın, anlayabileceği yegâne evrende yaratıldığını söyler; matematiksel bir evrende.[93] Matematiksel kesinlik, eskiden beri felsefecileri büyülemişti, bilimlerin felsefeden bağımsızlıklarını ilan ettikten sonra yanlarında götürdükleri en önemli dayanak da matematik olmuştur.

Kopernik’in yazıları aslında çok fazla etkili olmamıştı ve Kilise de bunu çok fazla dikkate almamıştı. Fakat Galile’nin de bu düşüncelere destek vermesiyle Kilise tavır koydu ve hem Kopernik’in kitabını yasakladı hem de Galile engizisyon mahkemesinde (69 yaşındayken) yargılandı. Aslında Galile dindar bir insandı. İki kızı rahibeydi, kendisi ise Kutsal Ana Kilisesi’ne bağlıydı. Kiliseye zarar verdiğini değil, onu kurtarmaya çalıştığını düşünüyordu.[94] Bu şahısların hiçbirinin Kilise ile çatışmak gibi bir niyetleri olmasa da bilimsel çabalarıyla vardıkları sonuçlar, Kilise’nin resmi görüşleriyle çatışıyordu. Onlar bu sonuçların, Tanrı’nın varlığıyla ve gücüyle çelişmediğini düşünüyorlardı. Örneğin Galile, “Matematik Tanrı’nın, evreni yazdığı dildir” diyordu. Tanrı’nın yarattığı evrenin de Tanrı’nın bir kitabı olduğunu ve Tanrı’nın kitapları arasında çelişki olamayacağını vurguluyordu. Galile’nin bu görüşleri, Kilise’nin, sarsılan otoritesini kurtarmak için onu yargılayıp tecrit etmesini engellemedi.[95]

Galile, Aristoteles’in felsefe ve biliminin otorite konumunu bozdu; Aristoteles ve Ptolemaious’un (Batlamyus) Dünya merkezli evren modelini yıkacak gözlemler yapmakla kalmadı, Aristoteles’in ağır cisimlerin hafif olanlardan hızlı düştüğü gibi yanlış birçok fikrini de yaptığı deney ve gözlemlerle yanlışladı.[96]

Biyoloji açısından bu sürecin birinci önemi Kilise ve Aristoteles’in görüşlerinin bilim üzerindeki hegemonyasının kırılması ve yeni görüşlere kapıların açılmasıdır. İkincisi ise bu süreçle nicel veriler biyolojide de önem kazandı. Örneğin biyoloji tarihi açısından önemli bir yere sahip olan ve kan dolaşımını bulan William Harvey (1578-1657) nicel deney ile başarılı sonuçlar elde etti. Ayrıca aynı dönemde yaşayan Santoria (1561-1636) da fizyolojik gözlemler yaparken terazi, ısıölçer, nemölçer kullandı. Harvey, kalbin yarım saat içinde aorta pompaladığı kanın organizma içindeki toplam kan miktarından fazla olduğunu hesapladı. Biyolojide niceliksel yöntem kullanmak o dönem için alışılmamış bir yöntem olduğundan bu tip örnekler önemlidir.[97] Harvey, Galile’nin ‘ölçülebilineni ölçmek, ölçülemeyeni ölçülür kılmak’ prensibini, biyolojiye ciddi şekilde ilk uygulayan kişi olarak gösterilir.[98] O, Francis Bacon ve Galile’nin matematiksel ve deneyci yaklaşımıyla -her ikisi de Aristotelesçi metoda muhalifti- Aristoteles’in gayeci yaklaşımını çalışmalarında birleştirmiş;[99] hep zıt metodolojiler olarak gösterilen bu yaklaşımların sentezinin mümkün olabileceğinin başarılı bir örneğini ortaya koymuştur. O dönemden başlayarak günümüze dek matematiğin kullanılması, tüm diğer doğa bilimlerinde olduğu gibi biyolojide de önemli bir yere sahip olmuştur.

17. yüzyılın felsefecilerinden Francis Bacon (1561-1626) da savunduğu metodun doğa bilimlerini etkilemesiyle önemli bir yere sahip olmuştur. Ünlü bilim adamları Newton ve Darwin, Bacon’ın metodolojisinin kendi çalışmalarındaki etkisini ifade etmişlerdir. O, kurtuluşu Yunan felsefesinin etkisinden kurtulmakta ve tümevarım metodunun benimsenmesinde bulmuştur. Deneysel bilimin ve metotların başlangıcı Bacon’dan önce olsa da, Bacon yine de yeniçağ pozitivizminin babası kabul edilir. Bilimsel açıklamaların, gayesel açıklamalar değil, nedensel açıklamalar olduğunu söyledi ve metafizik ile bilimi ayırmaya çalıştı. Yapılan deneylerde karşımıza çıkan kurama aykırı örneklerin göz ardı edilmemesi gerektiğini, kuramların bunlardan dolayı düzeltilmesi gerektiğini vurguladı.

DESCARTES, MATEMATİK, MEKANİZM VE GAYESELLİK

Descartes’a (1596-1650) göre doğruyu keşfetmenin yolu matematikten geçer. Hiçbir alanda bulunmadığı kadar aklı doğru kullanmanın kuralları matematikte bulunur.[100] Descartes’ın sisteminde, geometri, en zor ispatlara ulaşabilmek için başvurulacak en güvenli yoldur.[101]Descartes Tanrı’nın varlığını kanıtlamada matematiksel yöntemini kullandığı gibi,[102] doğa bilimlerinde de onun yönteminin temeli matematiktir.

Francis Bacon gibi Descartes da bilimsel araştırmalarda gayesel nedenlerin araştırılmasına gerek olmadığını ifade etmiştir. Gayesel nedenlerin bilimden dışlanmasının dine karşı bir hakaret olmadığını, tam tersine Tanrı’nın evrendeki gayelerini bilme iddiasının bir kibir ve Tanrı’ya karşı hürmetsizlik olduğunu düşünmüştür.[103] O, evrendeki gayeselliği (teleolojiyi) inkâr etmemekte, fakat bilimin araştırmalarının, sadece sonuçları nedenlerle açıklaması gerektiğini (mekanik açıklamayı kullanmasını), nedenleri sonuçla açıklamaya çalışmamasını  (gayeselliği kullanmamasını) söylemiştir. Bu da evrende gayeselliğin varlığını kabul etmek ile bilimde gayeci açıklamayı kullanmanın birbirlerinden farklı olduğunu göstermektedir.

Bilimdeki mekanik anlayışın Tanrı inancına zıt bir görüş olduğunu söyleyenler olmuştur. Oysa görülüyor ki Descartes gibi mekanik evren görüşünün yaygınlaşmasında etkin birçok kişi, Tanrı’ya inanmaktadır ve mekanik yaklaşımın dine zıt olmadığını ifade etmişlerdir. Descartes, Tanrı’nın doğasında değişim olmamasını evrendeki mekanik işleyişin (doğa kanunlarının işlemesinin) garantisi olarak görür ve Tanrı’nın evrenin varlığını sürekli olarak muhafaza ettiğini savunur.[104] Descates’ın bu görüşleri, Tanrı’nın rolünü, sadece evrensel oluşumları başlatmakla sınırlı ‘deist’ bir çerçevede değerlendirdiği iddialarının haksızlığını göstermektedir.

Gayesel yaklaşımda sonuçların gerçekleştirilmesi için nedenlerin işletildiği söylenir. Örneğin evin oluşması için tuğlaların üst üste konduğunu veya Dünya’nın Güneş’e mesafesinin bu şekilde ayarlanmasının canlıların var olabilmeleri ve varlıklarını sürdürebilmeleri için olduğunu söylemek gayeci açıklamalardır. Fakat tuğlaların üst üste konması süreciyle evin yapımını anlatmak veya Dünya ile Güneş arasındaki mesafenin mevcut şekilde ayarlanmasıyla canlıların oluşumu için gerekli ortamın oluştuğunu söylemek mekanik açıklamalardır.

Gayeselliğin sorusu ‘niçin’dir. “Niçin tuğlalar birleşir?” veya “Niçin Dünya Güneş’e bu mesafededir?” gayeci nedeni öğrenmeyi amaçlayan sorulardır. Mekanik açıklamanın sorusu ise ‘ne’ ve ‘nasıl’dır. Tuğlaların nasıl birleştiği veya Dünya’nın Güneş’e uzaklığının ‘ne’lere yol açtığı mekanik açıklama ile anlatılır.

Mekanik açıklamayı benimseyen ilkçağın atomcularına benzer ateistler olduğu gibi, Descartes ve Francis Bacon gibi teistler de vardır. Gayeci açıklamayı yaygın olarak kullanan pek çok teist olduğu gibi, biyolojide gayeci açıklamadan kaçınmanın zorluğu karşısında birçok ateist biyolog da gayeci terminolojiyi kullanmaktadır. Sonuçta dinsel açıdan kritik nokta, süreci gerçekleştiren bilinçli bir ‘Güç’ün (Tanrı’nın) varlığının kabul edilip edilmemesidir.

Teist ile ateist arasındaki karşıtlık, bilinçli müdahale ile tesadüf karşıtlığında aranmalıdır; farklılığı mekanik açıklama ile gayesellik karşıtlığında aramak bizi hatalı sonuçlara götürür. Teistler evreni, Tanrı’nın yarattığı bir varlık olarak gördükleri için, evrendeki sebeplerin bilinçli bir şekilde bir sonuç için çalıştırıldığını kabul ederler. Bu, yapacağı evin tasarımı zihninde olan bir kişinin, tuğlaları üst üste zihnindeki ev tasarımına (gayeye) göre yerleştirmesine benzer. Kısacası teist, evrenin ve canlıların Tanrı’nın planına (gayesel nedene) göre yaratıldığını kabul ettiği için, mutlaka evrende bir gayeselliğin varlığını kabul eder. Fakat bu, teistin, bilimde gayeci yaklaşımı mekanik yaklaşıma tercih ettiği anlamını taşımaz. Çünkü teist mekanik işleyişi de reddetmez, fakat evrendeki mekanik işleyişin arkasında Tanrısal bilincin olduğunu kabul eder.

Özellikle biyolojide gayeci açıklama ile mekanik açıklamalar çok iç içe geçer. Örneğin gözdeki her tabakanın fonksiyonlarıyla görme işlevinin nasıl gerçekleştiği (mekanik açıklama) ile bu tabakaların hangi işe yaradığı (gayeci açıklama) gözle ilgili bir konu işlenirken ayırt edilemeyecek kadar iç içedir.

Bir teistin mekanik açıklamalardan rahatsızlık duyması için hiçbir sebep bulunmamaktadır. Bilakis mekanik açıklamalar sonucu elde edilecek veriler canlıların bilinçli bir tasarımın ürünü olduğunu ortaya koymakta kullanılmaktadır. (Bu konu tasarımın anlatıldığı ilerdeki bir bölümde ayrıntılı bir biçimde işlenecektir.) Bir teist nedenlerden sonuca giden bilimsel bir yaklaşımı (mekanik yaklaşımı) benimseyebilir, nitekim bunun örneği Descartes gibi birçok ünlü teist vardır. Bir teistin kabul edemeyeceği, evrenin veya canlıların tesadüfen oluştuğu iddiasıdır.

Mekanizm ile gayeselliğin arasındaki zıtlığın bazılarınca teizm ile ateizm arasındaki zıtlığa eşitlenmesinin sebebini düşündüğümüzde şu sonuç karşımıza çıkmaktadır: Teist, Tanrı’nın iradesini kabul ettiği için, Tanrı’nın mekanik süreçleri takip etmeden bir anda sonucu (gayeyi) yaratmasını mümkün görebilir. Kısacası teist, evrendeki mekanizmi reddedebilir ama evrendeki bilinçli yaratılışı kabul ettiği için evrendeki gayeselliği reddedemez. Aslında büsbütün mekanik işleyen süreçleri reddeden bir teist bulmak oldukça zordur. Hiç kimse sağduyuyu reddetmeden; annesi doğurmadan (sebep), çocuğun dünyaya geldiğini (sonuç) söyleyemez; demek ki teistler ya tamamen ya büyük ölçüde ya da kısmen mekanizmi kabul etmektedirler. Fakat evrendeki tüm oluşumları maddenin çeşitli kombinizasyonları sonucu, bilinçli bir müdahale olmaksızın oluşmuş gibi gören materyalist-ateistler, biyoloji gibi alanlarda gayesel terminolojiyi kullansalar da kendilerini mekanizmi kabule mahkûm görmüşlerdir. Çünkü mekanizmin dışına çıkmak, maddenin ve doğa kanunlarının dışına çıkmak demekti; bu ise varlık anlayışlarında (ontolojilerinde) madde dışı hiçbir cevhere yer olmayan materyalist ateistler açısından mümkün değildir.

Kısaca özetlemek gerekirse teistler, ister gayeci ister mekanik açıklamayı benimsesinler, varlık anlayışları gereği evrende Tanrı’nın planının (gayeselliğin) gerçekleştiğini kabul etmek durumundadırlar. Materyalist ateistler, ise ister gayeci ister mekanik terminolojiyi kullansınlar, varlıktaki her tür oluşumun bilinçli bir gücün müdahalesi olmadan mekanik bir süreçle oluştuğunu varlık anlayışlarının gereği olarak kabul etmek durumundadırlar. Teistlerin çoğu, gayenin mekanik süreçlerle oluştuğunu kabul ettikleri için; bir teistin mekanizmi kabul etmesi mümkünken, bir ateistin gayeci yaklaşımı bir terminoloji olarak kullanmanın ötesinde kabul etmesi mümkün değildir. Ateistlerin biyolojinin gereklerinden dolayı gayeci terminolojiyi kullanınca Ernst Mayr gibi ‘teleonomi’[105], Ayala gibi ‘doğal gayecilik’[106] kavramlarını kullanarak farklılıklarını gösterme çabaları da bu yüzdendir.

DİRİMSELCİLİK VE MEKANİZM

Descartes, sadece metodolojisiyle değil, felsefesindeki diğer unsurlarla ve canlılar üzerindeki çalışmalarıyla da biyoloji ve biyoloji felsefesi üzerinde derin izler bıraktı. Descartes’ın felsefesinde Tanrı gerçek cevherdir, diğer bütün varlıklar Tanrı’nın sayesinde var olabilirler. Descartes, bu şekilde Tanrı ve diğer tüm varlıkları ayırdıktan sonra, insan zihnini ve maddeyi de iki farklı cevher olarak ayırır. Düşünme insan zihninin, uzam ise maddenin en temel özelliğidir. Burada düşünen zihnin maddi bedenle nasıl iletişime geçtiği, maddi bedeni nasıl hareket ettirdiği sorusu ortaya çıkar. Descartes bu felsefi sorunu biyolojik bir açıklamayla çözmeye çalışmıştır. O, beyindeki küçük bir epifiz bezi sayesinde bu ilişkinin kurulduğunu söyledi. Akıl sahibi ruhu, epifizde yerleşmiş; boru ve kanallarla oluşan yapay bir sistemde suyun akışını kontrol eden ve can ruhlarının akışını şu ya da bu uzva yönlendiren bir musluk başına benzetti.[107] Descartes’tan sonra beden-ruh uyumunun nasıl sağlandığı sorusuna hem felsefi akıl yürütmelerle hem de beyin üzerindeki biyolojik çalışmalarla cevap bulunmaya çalışılmıştır. Hâlâ bu konudaki tartışma devam etmektedir. Bu tartışmaya felsefecilerle beraber biyologlar, fizikçiler, psikologlar da katılmakta, beden-ruh uyumu ile beraber özgür irade sorunu da bu tartışmaya dâhil edilmektedir.[108] Bu tartışmanın arka planını anlatan hemen her yazıda Descartes’a göndermeler yapılmaktadır. Descartes, sadece insanın madde dışında düşünen bir cevhere (ruha) sahip olduğunu düşündüğünden hayvanları birer makine olarak gördü. Bu makineler Tanrı tarafından yapılmış olduğu için insan üretimi otomatlar ve makinelerden çok daha üstün özelliklere sahip olsalar da bu, hayvanların hareketlerinin makineler gibi mekanik kanunlar çerçevesinde açıklanabileceği gerçeğini değiştirmiyordu.[109]

La Mettrie ve Holbach gibi mekanizm anlayışının en koyu savunucuları ile bunlara karşı en aktif dirimselcilik (vitalism) görüşünü savunan iki zıt yaklaşımın Fransa’da çıkması Descartes’ın etkisine bağlanır.[110] Metabiyolojide akla ilkin karşıt iki görüş gelir; bunlar mekanizm ve dirimselciliktir.[111]

Dirimselciler canlının fiziko-kimyasal süreçlerle açıklanamayacağını, canlı ile cansız ayırımı yapmayan mekanizm savunucularının hatalı olduğunu söylerler. Canlıların bedenlerindeki fiziko-kimyasal süreçlerin, canlılıkla ilgili tüm oluşumlardan sorumlu olduklarını kabul etsek bile; bunlarla, canlılığa dair tüm olguların açıklanamadığı, yine de apaçıktır. Hücrelerin birleşmesi bir ölçüde canlıların açıklamasını verir ama canlının sahip olduğu görme, işitme, zevk alma, acı çekme gibi özellikleri artık ne hücreyle, ne kimyasal elementlerle, ne de atomlarla yapabiliriz. Hücre seviyesinden bilinç seviyesine geçince kopuş o kadar büyük olur ki, bilincin hallerinin hiçbirini, bilinç dışındaki hiçbir şeye benzetemeyiz. Descartes’ın kabul ettiği gibi zihni (ruhu) ayrı bir cevher olarak kabul edelim veya etmeyelim; canlılığın tüm açıklamasını sırf mekanik süreçlerle ve fizikalist indirgemecilikle yapmak mümkün olamamaktadır. Fiziksel ve kimyasal süreçlerle biyolojik yapıları açıklamakta bile önemli sorunlar vardır. Canlıların ‘bilinç’ hali söz konusu olunca; sadece fiziksel, kimyasal süreçler değil, biyolojik olaylar bile bu olguyu açıklamakta yetersiz kalmaktadır.

Dikkat edilmesi gereken husus, bilimsel metodolojisinde mekanik yaklaşımı benimseyenlerin tümünün, canlılığın her yönünün, tamamen cansız maddelerin mekanik bir süreçle birleşmeleri sonucunda açıklanabileceğini savunmadığıdır. Canlılığın mekanik süreçlerle açıklanamayacağını söyleyen herkes de canlılığı ayrı bir cevher olarak kabul etmek zorunda değildir. Ayrıca bazılarının zannettiği gibi mekanizm fikri biyolojide evrim fikrine yol açıcı özellikteyken, dirimselci yaklaşım bizi evrim karşıtı bir pozisyona götürmez. Dirimselciliğin en ünlü temsilcilerinden biri olan Bergson’un (1859-1941) Evrim Teorisi’ni savunması bunun delillerindendir. Bergson, mekanik tarzda gelişen bir evrim yerine ‘yaratıcı bir evrim’ modeli önerdi. Zekânın ve içgüdünün ‘yaşam atılımı’nın eserleri olduğunu söyledi.[112]

Tanrı’ya inanan bir kişi, bilimsel metodolojisinde, mekanik bir yaklaşıma da dirimselci bir yaklaşıma da bu ikisinin bir sentezine de inanabilir. Dirimselci yaklaşıma inanmış olan ender de olsa bazı ateistler olabilir, fakat maddeyi var olan tek cevher olarak gören bir materyalist ateistin, dirimselci yaklaşımı benimseyip madde dışı bir cevher kabul etmesi varlık anlayışına aykırı olacağı için, dirimselciliği kabulü kendi sistemi açısından sorunlu olacaktır. Buna karşılık Tanrı’nın varlığını ve her şeyi yarattığını kabul edenler için, canlılığın maddi olmayan bir cevherden oluşup oluşmadığı meselesi hayati öneme sahip değildir. Tanrı’nın varlığını kabul eden bir kişi için, Tanrı dışı tüm varlıkların, Tanrı’nın bilinçle ve kudretle yaratmasının ürünleri olup olmadıkları hayati bir öneme sahiptir. Teistler içinde insanın ve canlıların maddeden ayrı bir cevhere (ruha) sahip olduğunu savunanlar olduğu gibi; sadece insanların bu cevhere sahip olduğunu hayvanların ise böyle ayrı bir cevhere sahip olmadığını söyleyenler (Descartes gibi) ve insanların ruhundan kastın ayrı bir cevher olmadığını, ruhun, maddenin birleşimi sonucu oluşan insanın, canlılığına veya zihnine karşı geldiğini söyleyenler de olmuştur (bu konu dinlerle ilgili bölümde işlenecektir). Anlaşılıyor ki bir teist ile ateist arasındaki en temel ayrılık Tanrısal tasarımı kabul edip etmeme noktasındadır; mekanizm ve dirimselcilik arasında alınacak tavırda değildir. Ama mutlaka bir ayırım yapılacaksa; teist için “Tanrı için her şey mümkündür” inancından dolayı her iki pozisyonu da seçmesinde bir sıkıntı olmadığı, fakat ateistin dirimselci pozisyonu seçmesinin sıkıntılı olduğu söylenebilir.

LEIBNIZ, UZLAŞTIRMA VE EZELİ UYUM

 

Leibniz (1646-1716), insan ve hayvan bedenindeki oluşumların aynı bir saatteki oluşumlar gibi mekanik olduğunu söylemiştir. O, H. More gibi dirimselcilere karşı tavır almıştır.[113] Leibniz, düşünce sürecinin bile aritmetikleştirilebileceğini ve mekanizmle gerekli aritmetik sürecin açıklanabileceğini savunmasına karşın, Hobbes’un (1588-1679) bilinci ve ruhu bile materyalist bir mekanizme indirmeye kalkışına karşı çıkmıştır.[114] O, Tanrı’nın her şeye gücünün yetmesine ilişkin dini inaçla, bilimin evreni mekanik bir tarzda açıklaması arasında hiçbir çelişki olmadığını söylemiştir.[115]

Leibniz, gayeci açıklamayla mekanik açıklamanın birleştirilmesini savunmuştur.[116] Descartes’tan sonra tartışılan maddi beden ile zihnin (ruhun) nasıl uyum sağladığı sorunsalını, Malebranche (1638-1715) gibi ara-nedenciler (okkasyonalistler), Tanrı’nın her an müdahalesiyle zihin ve beden arasındaki uyumun gerçekleştiği şeklinde açıkladılar. Leibniz’e göre ise Tanrı, evrenin başlangıcında bir uyum sistemi kurmuştur; bu uyum sistemi sayesinde birbirinden bağımsız olan zihin (ruh) ve beden arası uyum sağlanır. Birbirinden bağımsız olan ve birbirine hiç etkide bulunmayan[117] ‘monadlar’ın arasındaki uyum da başlangıçta sağlanan bu uyumla gerçekleşmiştir.

Leibniz’in varlık anlayışında (ontolojisinde) Tanrı, kendi dışındaki tüm varlıkların var oluşunun kaynağıdır, tam yetkindir, tüm ‘monadlar’ın varlıklarının olduğu gibi uyumlarının da kaynağı O’dur.[118] Tanrı’yı kudreti mutlak olarak gören Leibniz, Tanrı’nın evrene her an müdahale etmediğini söyleyerek, kudreti mutlak bir Tanrı anlayışıyla kendisini çelişiyor görmemiştir. Tam tersine, Tanrı’nın baştan gerekli müdahalelerin hepsini birden en mükemmel şekilde yapmasından dolayı bir daha müdahaleye gerek kalmadığını söyledi. Leibniz’in bu yaklaşımını; evrenden haberdar olmayan, gücü sınırlı bir Tanrı anlayışını ifade eden ‘deizm’le karıştırmamak gerekir. Tanrı’nın evrene aşkın olmasına rağmen evrenin her noktasına müdahalede bulunabildiğini kabul edenler için; Tanrı’nın zamana aşkın olmasına rağmen zamanın her anına müdahalede bulunabildiğini kabul etmekte bir sorun olmaması gerekir. Leibniz’in çabası, kendi döneminin teoloji, felsefe ve bilimini uzlaştırmaya yönelik en önemli çabalarından biridir.

Leibniz’in felsefesinde mekanizm ve gayeciliği uzlaştırması, insan bedeni ve zihni arasındaki uyuma yaklaşımı, varlık anlayışında ve Tanrı-evren ilişkisinde ‘baştan düzenlenmiş uyum’ modelini temel alması, hem genel felsefe hem de biyoloji felsefesi açısından önemlidir. Onun, matematiğe büyük katkılarıyla beraber, doğada nitelin de nicelin yanında önemli olduğunu söylemesi ve Buffon gibi çok önemli biyologları etkilemesi dikkate alınmalıdır. Ayrıca ‘monadlar’ın hepsinin birbirinden farklı olduğunu ve aralarında bir derecelenme olduğunu savunan Leibniz’in ‘süreklilik prensibi’ ile madenleri, bitkileri, hayvanları ve insanları sınıflaması da biyoloji felsefesi açısından kayda değerdir. Bu anlayış, Aristoteles ile İhvan-ı Safa ve İbn Miskeveyh gibi İslam düşünürlerinin canlıları varlık mertebelerine göre hiyerarşik sıraya dizişlerinin bir benzeridir.

NEWTON VE EVRENSEL KANUNLAR

 

Kopernik ve Kepler’in ortaya koyduğu Güneş merkezli sistem ile Galile’nin gözlemleri ve fiziğe yaklaşımı, evrenin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunmuştu. Fakat gezegenlerin yörüngelerinde nasıl kaldığı, Dünya’nın altındakilerin neden düşmediği gibi sorular cevaplarını bulamamıştı. İşte tüm bu soruların yerine oturması için bir dev gerekiyordu. O dev de Newton’du (1642-1726). Newton, ağaçtan elmayı düşüren kuvvetin, aynı zamanda Ay’ı Dünya’mıza doğru çektiğini ortaya koydu. Bu yasa sayesinde Dünya’nın altındakiler düşmüyordu, bu yasa sayesinde tüm gezegenler yörüngelerinde hareket ediyordu; bu ‘evrensel çekim yasası’ idi.[119] Newton’la beraber, evrende, Dünyamızdaki fiziksel kanunların aynılarının geçerli olduğu anlaşıldı. Bu Aristoteles’in ve onun tesirindeki ortaçağ bilginlerinin çoğunu Ay-üstü âlem diye Dünya ötesindeki evreni ayrı kanunlara tabi gören yaklaşımına tamamen zıttı. Detaylı bir evrenbilim (kozmoloji) bilgisi ilk defa Newton ile mümkün olmuştur.

Newton’un başarısının altındaki en önemli sırlardan biri uzak gök cisimlerinin bile basit genel kanunlarla anlaşılabileceğini fark etmiş olmasıdır.[120] Newton ile beraber, evrenin matematiksel yasalarla ifade edilebileceğine olan inanç arttı. Fizikte elde edilen başarılar, biyolojiye de fizikteki metodun uygulanmasıyla benzer başarıların elde edilebileceği görüşüne yol açtı. Bazı biyologlar, fiziğin kuvvet ve hareket gibi kavramlarıyla biyolojik fenomenlerin anlaşılamayacağını; fizikalist yaklaşımlar yüzünden 17. ve 18. yüzyılda biyoloji biliminin büyük yara aldığını savunmaktadırlar.[121]Bu iddianın ne kadar doğru olduğu tartışılabilir ancak 16., 17. ve 18. yüzyıllarda fizik bilimindeki gelişmelerin ve kullanılan metodun biyolojiyi etkilediği apaçıktır. Özellikle Newton ile beraber fizik bilimleri zirve noktasına gelmiştir ve yalnızca biyoloji değil, felsefeden tarih anlayışına kadar tüm insanlık düşüncesi Newton fiziğinin etkisinde kalmıştır.

Newton ile beraber mekanik evren anlayışı daha da popüler oldu, o, Descartes’ın fiziğindeki hataları da düzeltti.[122] Newton, evrensel düzenin Tanrı tarafından yaratılıp günümüze dek muhafaza edildiğini söyledi,  gezegenlerin yörüngelerini Tanrı’nın tasarımının bir delili olarak sundu, canlıların yaratılışının ve dış âlemdeki ışığa karşı canlılara gözün verilmesinin tesadüf eseri olamayacağını savundu.[123] Mekanik evren anlayışının hâkim paradigma olmasında en önemli isim olan Newton’un, mekanik bilim anlayışıyla gayeci yaklaşımı ve tasarım delilini uzlaştırmış olması önemlidir.

HUME VE TELEOLOJİK DELİL

Mekanizm ile gayeci yaklaşım arasındaki tartışmaya, teizm ile ateizm arasındaki gerilim neden taşınmıştır? Bunun asıl nedeni ateizmin, Tanrı’nın zihnindeki plan (bütün) ile evrendeki oluşumların (parçaların) oluştuğu şeklinde tüm evreni kapsayan bir gayeci yaklaşımı, varlık anlayışları gereği kabul edemeyecek olmasıdır. Hele bazı teistlerin, Tanrı’nın varlığını kanıtlamak için ‘tasarım delili’ne (teleolojik delile)  başvurması, ateizm ile gayeci yaklaşım (teleoloji) arasındaki gerilimin sebebini iyice açığa çıkarır. Bu da ‘teleolojik delil’le ‘teleoloji’yi hem doğru bir şekilde ayırt etmemiz hem de ilişkilerini doğru kurmamız gerektiğini göstermektedir.

‘Teleolojik delil’, Tanrı’nın varlığını, evrendeki canlı veya cansız varlıklardan ve oluşlardan yola çıkarak ispat etme girişimidir. ‘Teleoloji’ ise varlıklardaki gayeselliği ifade eder. Örneğin “Yağmur bitkilerin büyümesi için yağar” veya “Göz görmek için vardır” önermeleri ‘teleolojik/gayeci’ ifadelerdir. Fakat yağmurun yararlarından veya gözün işlevinden yola çıkarak Tanrı’nın varlığı ispat edilmeye çalışılırsa ‘teleolojik delil’ (tasarım delili) kullanılmış olur. ‘Gayeci’ ifadeleri teistler kullandığı gibi, bazen ateistler de -özellikle biyolojide- kullanırlar. Diğer yandan kimi teistler, ‘tasarım delili’ne önem vermeden Tanrı’ya inanırlar; bunların kimisi için insanların zihnindeki ‘Tanrı’ kavramından Tanrı’nın varlığına yükselmeyi ifade eden ‘ontolojik delil’, kimisi için evrenin varlığından yola çıkarak Tanrı’nın varlığını temellendirmeye çalışan ‘kozmolojik delil’, kimisi için ‘kutsal metinlerin ifadeleri’, kimisi için şahsi tecrübeler Tanrı’nın varlığının temellendirilmesi için yeterlidir. Bazıları içinse Tanrı’ya inanç için hiçbir delile gerek yoktur (fideizm).

Bu kitabın konusu açısından asıl önemli nokta ‘tasarım delili’nin doğru olup olmadığıdır. Çünkü bazı ateistler, ‘Evrim Teorisi’ni kullanarak, canlıların varlığından yola çıkarak Tanrı’nın varlığını ispat etmeye çalışan ‘tasarım delili’ kullanımlarına karşı çıkmaktadırlar. Diğer delillerden Tanrı’ya ulaşanlar, imancılar (fideistler) ve Tanrı inancı ile ‘Evrim Teorisi’ni birleştirenler; ‘Evrim Teorisi’ni Tanrı inancı açısından sorun olarak görmemelidirler. Fakat rasyonel Tanrı kanıtlamalarının en yaygını ‘tasarım delili’ kullanılarak yapılmaktadır. Kitabın tasarım deliliyle ilgili bölümünde, bu teorinin ‘tasarım delili’ne karşı tehdit olup olmadığı ayrıntılı bir şekilde değerlendirilecektir.

Tasarım delilinin farklı biçimleri olsa da bu tür delillerin bütünü; evrendeki gayesel nizamın veya düzenin gözlenmesinden hareketle Tanrı’nın var olduğunu temellendirir.[124] Tektanrıcı ilahiyatçılar, felsefeciler ve bilim insanları Tanrı’nın varlığının kanıtlanmasında hiçbir delili bu kadar yoğun olarak kullanmamışlardır. Bu delile karşı en etkili olmuş eleştiriler Hume (1711-1776) ve Kant (1724-1804) tarafından yöneltilmiştir. Daha sonra ise ‘Evrim Teorisi’ ile canlılar dünyasının ‘tasarım delili’ için kullanılmasına karşı çıkılmıştır. Bence teizm ile Evrim Teorisi arasındaki gerilimin en temel nedeni budur. Hume ve Kant’ın, ‘tasarım delili’nin rasyonel bir Tanrı kanıtlaması için kullanılmasına karşı itirazlarının en önemli destekleyicisi ve tamamlayıcısı olarak ‘Evrim Teorisi’ gösterilmektedir. Bu yüzden konumuz açısından Hume ve Kant’ın ‘tasarım delili’ne getirdikleri itirazlar özel bir öneme sahiptir.

Hume, gözlemlediğimiz maddi dünyadan öteye hiç bakmadan, bu dünyanın kendi düzeninin ilkesini içinde taşıdığını düşünerek, maddi dünyayı Tanrı’nın yerine ikâme edebileceğimizi söyler.[125] Buna göre evrendeki düzen gibi görünen durumu açıklamak için zeki bir Yaratıcı’ya ihtiyaç yoktur.[126]Hume’un eleştirileri ilk bakışta sadece metafiziğe karşıymış gibi gözükebilir; oysa Einstein’ın da belirttiği gibi, eğer Hume’un metafiziğe yönelik tüm eleştirilerini tutarlı bir şekilde kabul edersek, sadece metafizikten değil tüm düşüncelerimizden vazgeçmemiz gerekir.[127] Çünkü Hume, metafiziği eleştirmek adına, zihinsel kavramlarla dış dünya arasında bağ kurulamayacağını söylemekte ve nedenselliğe şüpheyle bakmaktadır; bu yaklaşıma sahip biri ise sadece metafiziğe değil, Einstein’ın dediği gibi her şeye şüpheyle bakar. Yüksek bir yerden atladığımızda yere düşeceğimize veya ileriye doğru ittiğimiz hafif bir cismin ileriye doğru hareket edeceğine dair inancımıza da evrendeki neden-sonuç ilişkileri arasında kurduğumuz bağlantıyla (nedensellikle) ulaşırız. Hume’un eleştirilerini doğru kabul eden biri, sadece metafiziksel kanaatlere değil, Einstein’ın da dikkat çektiği gibi bütün bilgiye karşı bilinemezci (agnostik) olur.

Hume’un, ‘Din Üstüne Söyleşiler’ adlı eserinde bahsettiğimiz fikirleri Philo adlı karakter seslendirir. Diğer taraftan Cleanthes adlı karakter, bu kitapta, ‘tasarım delili’nin geçerli olduğunu savunur. Kitapta apriori delilleri savunan Demea da vardır; fakat Newtoncu bir bakışı merkeze alan ve gayeci nedenlerle mekanik dünya görüşünün sentezini yapan Cleanthes’tir. Philo’nun Cleanthes ile atışması, bir anlamda Hume’un Newtoncu yaklaşıma cevapları olarak da görülebilir. Hume gerek bu eseri, gerek diğer eserleri içinde sunduğu fikirlerinden dolayı ‘agnostik’ felsefecilerden biri olarak sınıflanmıştır. Buna göre o, ne teizmin ne de ateizmin rasyonel delillerle temellendirilemeyeceğine inanmaktadır. Agnostik olarak sınıflanan bir felsefeciden beklenen ise Tanrı’nın varlığının rasyonel delillerle temellendirilmesine karşı çıkmaktır. Genel eğilim, Hume’un kitabındaki Philo adlı karakter ile Hume’un kendisini özdeşleştirmek ve Hume’un Cleanthes’i galip ilan etmesini kendi döneminin baskılarıyla açıklamak yönündedir.[128]

Hume, doğada olup biten işlerle insan yapım ve becerisi işler arasında benzetme (analoji) kurulamayacağını söyleyerek[129] tasarım delilinin geçersiz olduğunu ispat etmeye çalışmıştır. Kitabın tasarım deliliyle ilgili bölümünde, bu delilin günümüzde matematiksel dil kullanılarak, bilgi teorisinde olasılık hesaplarının merkeze alındığı bir yaklaşımla savunulduğunu ve bu yüzden Hume’un tasarım delilini anolojik yapısı sebebiyle reddetmesinin, tasarım delilini kabul etmemek için yeterli sebep olamayacağını göstermeye çalışacağım. Hume ayrıca ‘sonsuz zaman’ kavramını işin içine sokarak, doğadaki, düzene benzer yapının açıklamasının yapılabileceğini söyler.[130] Kitabın sonraki bölümlerinde ‘İnsancı İlke’ (Anthropic Principle) ve Big Bang Teorisi’ni incelerken bu konuyu da ele alacağım.

KANT, GAYESELLİK, TASARIM DELİLİ ve BİYOLOJİDE METOT

 

Tasarım deliline karşı sistemli ilk itiraz Hume tarafından yapılmış olsa da en detaylı itirazın Hume’un bu konudaki itirazlarını çok benzer şekilde tekrarlayan Kant tarafından yapıldığı kabul edilir. O, Tanrı’nın varlığının rasyonel bir şekilde kanıtlanamayacağını göstermek için ‘ontolojik delil’e ve ‘kozmolojik delil’e eleştiriler getirir.[131] Kant, ‘tasarım delili’ne diğer delillerden daha farklı yaklaşır; bu delile büyük saygısı olduğunu, bu delilin bilimsel araştırmaya teşvik ettiğini ve çok verimli sonuçlara vesile olduğunu söyler.[132] Kant aslında bu delili, daha önce ‘Evrensel Doğa Tarihi ve Gökler Kuramı’ adlı eserinde kullanmış, aynı Newton gibi mekanik ve gayeci yaklaşımı birleştirmiş; maddenin doğasındaki gayeselliğin, Tanrı’nın varlığını ispatladığını söylemiştir.[133] Kant bu eserinde gaz bulutlarından yıldızların ve gezegenlerin nasıl evrimleştiğini anlatır. Bu Newton’un evrenbilimi (kozmolojisi) üzerine bina edilmiş ilk evren-doğum (kozmogoni) açıklaması girişimidir, Laplace daha sonra Kant’ın modelini daha da geliştirmiştir. Kant yıldızların evrimi ile ilgili modelini hiçbir zaman canlılara uygulamaya kalkmadı, o türlerin birbirinden ayrı olduğunu düşünerek canlıların evrimine zıt bir pozisyonda kaldı.[134]

Kant’ın, ‘Saf Aklın Eleştirisi’ni yazdığı ve ‘kritikçi felsefesi’nin temelini attığı dönemde amacı hem rasyonel teizmin hem de ateizmin temellerini yok etmekti. Bu yüzden Kant, duyulur verilerden duyuların kapsamına girmeyen sonuçlara vardığını söylediği ‘tasarım delili’ne, Hume’un benzeri eleştiriler getirerek, bu delili de ontolojik ve kozmolojik delillerle beraber reddeder.[135] Kant, kozmolojik delile yaptığı itirazda söylediği gibi evrenin ezeli olduğunun düşünebileceğini ve kendi açıklamasını kendi içinde taşıyabileceğini söyler (Hume’un itirazının aynısı). Kant, gayesellik kavramıyla hoşlanma duygusu arasında bağlantı kurar;[136] onun sistemi açısından gayeselliğin ‘kendinde şey’de mi olduğu, yoksa sadece zihnin mi onu ‘kendinde şey’e (özü bilinmeyen maddi dünyaya) yüklediğini söylemek güçtür. Kant, gayeselliğin duyu algısında olmadığını söyledi; gayesellik, yargı gücünün düzenleyici bir prensibidir, biz doğayı bu kavram çerçevesinde birleştiririz. Kant, mekanik bir yaklaşımın canlıları açıklamada yetersiz olduğuna inandı ve biyolojide parçaların bütünle ve birbirleriyle ilişkisinin gayeci kavramları kullanmayı gerektirdiğini söyledi. Kant, teizmin doğayı gayeci yaklaşımla açıklamasının bütün diğer açıklamalardan daha üstün olduğunu söyler; fakat bunu objektif bir delil olarak görmez, sadece, sübjektif düzenleyici bir ‘idea’ olarak görür. Kant’a göre teizm, doğayı en iyi şekilde anlayacak çerçeveyi çizer; her ne kadar ona göre bu çerçeve ispat edilemese de.[137]

Kant, ‘tasarım delili’ne itirazlarını ateizm adına değil, bilinemezci (agnostik) yaklaşım adına yapmıştır. Kant’ın bilinemezciliği ‘saf aklın’ bilinemezciliğidir; Kant ‘pratik aklın’, ‘saf akıl’ üzerinde otoritesini kabul ettiğinden dolayı[138] bilinemezci kalmaz ve Tanrı’nın ve ahiretin varlığını kabul eder. Onun felsefesinde ahlak kuralları, hem teizmin kabul ettiği her şeye gücü yeten, iyilik sahibi Tanrı’yı hem de ahiretin varlığını gerektirir. Kant’a göre insan, evrenin gayesel sebebidir. İnsan olmadan tüm yaratılış boş ve anlamsızdır. Evrenin gayesi olarak alınan insanın ayırt edici özelliği ise ahlaklı olmasıdır. Kant’ın gayeci yaklaşımında nihai gaye ahlaktır. Kant’ın ahlaki teolojisini (dinbilimini), gayeselliğin yetersizliklerini kapatan bir yaklaşım olarak gördüğünü söyleyebiliriz. Kant, gayeci yaklaşımın (teleolojinin) teolojiye bir giriş olmasına karşıdır ama gayecilik, ahlaki teolojiye yardımcı olursa durum değişir. Ona göre ‘ahlaki delil’, teorik olarak Tanrı’yı ispatlamaz ama pratik neden açısından bu inanç mutlaka gereklidir.[139]

Anlaşılmaktadır ki ‘Evrim Teorisi’ni kabul eden herkes ‘tasarım delili’ni inkâr etmek zorunda olmadığı gibi, tasarım delilini reddeden herkes de ateist değildir. Rasyonalite temelli tasarım delilinin en ünlü eleştirmeni Immanuel Kant’ın, Tanrı’ya inandığını apaçık bir şekilde beyan etmesi bunun dikkate değer bir örneğidir. Diğer yandan rasyonel bir teolojinin mümkün olduğunu iddia edenlerin çoğunluğunun, en çok üzerinde durdukları ve en çok önem verdikleri Tanrı kanıtlamalarının tasarım delilinin çeşitli varyasyonlarına dayandığı da apaçıktır.

Kant’ın felsefi sistemi, diğer felsefe dalları gibi din felsefesi ve biyoloji felsefesi için de çok önemlidir. Tasarım delili ve gayesellik ile ilgili tartışmalar özellikle ‘Evrim Teorisi’ ile ilgili sorunsallarda çok kritik bir yere sahiptir. Kant biyolojide, mekanizmin ve gayeci yaklaşımın her ikisini birden gerekli görmüştür. Örneğin hem kasların, hem kulağın işleyişi mekanik yasalarla açıklanabilir. Bununla beraber, gayesel yaklaşımın bütünsel bakışı olmadan canlının bedenindeki bütünsellik ve sahip olunan organların hangi işlevi gördüğü (gayeleri gerçekleştirdiği) anlaşılamaz. Kant buna ‘içsel gayesellik’ der; içsel gayeselliği, kişilerin doğaya yansıttığını söylediği ‘dış gayesellik’ ile ayırarak, mekanizm ve gayeselliğin her ikisini birden kullanırken aralarındaki çatışkıyı (antinomiyi) çözmeye çalışır. Kant’ı izleyen Alman biyologlar, canlının bütünündeki planı keşfetmeye çalıştılar; Lenoir onları ‘gayeci-mekanizmciler’ olarak adlandırdı. Bu felsefe ve metoda uygun araştırmalarda önemli başarılar elde edildi; örneğin ‘gayeci-mekanikçi’ Von Baer’in memeliler hakkındaki keşifleri, bunların arasındadır. Gayeci-mekanizmciler, canlıların bütünsel organizasyonunun değişmesini mümkün görmedikleri için ‘Evrim Teorisi’ne karşı çıktılar.[140]

Kant’ın ‘Yargı Gücünün Eleştirisi’ adlı eserinde biyolojinin farklı bir bilim dalı olduğunu söylemesi ve fiziksel bilimlerin metodolojisinin biyolojiye uygulanamayacağını belirtmesi, biyoloji felsefesi ve metodolojisi açısından önemlidir. Kant 1790’da bu fikirlerini söylemeden birkaç yıl önce 1786’da ‘Doğa Bilimlerinde Metafiziksel Unsurlar’ adlı eserinde, bir bilimin ancak matematiksel olduğu oranda gerçek bilim olduğunu söylemişti. Kant’ın bu görüşü ise biyoloji felsefesi açısından özellikle evrimsel biyoloji açısından çok değişik sonuçlara götürecektir. Bunlardan en önemlisi, temelde matematiksel bir formülasyona dayanmayan ‘Evrim Teorisi’nin, böylesi bir görüş açısından bilimsel bir teori sayılmasındaki güçlüktür. Evrim Teorisi’nin bilim felsefesinde ortaya konan kriterler açısından değerlendirilmesi 3. bölümde yapılacaktır.

 

 

WILLIAM PALEY VE SAAT USTASI ANALOJİSİ

 

Hume’un ve Kant’ın tasarım deliline getirdikleri itirazlardan kısa bir süre sonra William Paley (1743-1805) ünlü ‘Doğal Teoloji’ (Natural Theology) kitabındaki yaklaşımıyla, bu kanıt açısından bir klasik olan eserini yazdı. Paley’in konuyu ele alış şekli Darwin’in de içinde olduğu birçok kişiyi çok uzun yıllar etkiledi.[141] Paley, doğadaki varlıkların gelişiminden çok yapısal özellikleri üzerinde durur. Doğada ‘tasarım’ı ve ‘gaye’yi gözlemlediğimizi; var olan tasarımın Tasarımcı’ya işaret ettiğini söyler. Paley, sürekli olarak tasarımı vurgulamasına rağmen skolastiklerin yaklaşımıyla karıştırılmamak istediğini ve bu yüzden ‘gayesel sebepler’ kavramını kullanmadığını söyler.[142]

Yunanlıların dünya görüşü organikti; bu görüş toplumla doğal dünya arasında benzerlik kurmaya (analojiye) dayanıyordu. 16. yüzyıldan sonra incelediğimiz gelişmelerin neticesinde dünyayı saat gibi gören mekanik görüş hâkim oldu ki bu görüş de aslında analojikti. Önceki yaklaşımda varlıkların bir gaye için yaratılmasına vurgu varken sonraki yaklaşımda var olan düzene dikkat çekiliyordu. Bazı felsefeciler bu ikisi arasında ayırım yapmak için birincisini ‘teleolojik delil’ ikincisini ‘eutaksiolojik delil’ olarak adlandırmışlardır.[143] (Ben, bu kitap boyunca ‘tasarım delili’ ile ‘teleolojik delil’ tanımlamalarını birbirinin yerine kullandım, bu delilin düzene mi gayeyi mi atıf yaptığı hususunda bir ayırım yapmaya çalışmadım.)

Paley, eserinin başında, yerde bulduğu bir saatin nasıl orada olduğunu düşündüğü zaman; ayağına rastgelen bir taş için düşündüğünden daha farklı sonuçlara varacağını söyler. Saatin değişik parçaları bir amaç için konmuştur, bu parçalar düzenli bir hareketi gerçekleştirerek zamanı göstermektedirler. Bu parçalar değişik bir şekilde bir araya gelseler, ne saatin içindeki hareket gerçekleşir ne de saat bir işe yarar.[144]

Paley’in analojisini güçlü kılan unsur, saatin kökenini bilmeye gerek duymadan, sırf saatin yapısından sonuca gidebilmesidir. Ayrıca, onun analizinde sırf bir organı ele alıp sonuca gitmek mümkündür. Kişi insan gözünü ele alıp sonuca gidebilir; ayrıca karaciğerin, akciğerin de incelenmesi gerekmez. Canlı organizma makineye benzetilir ve makinenin yapılma aşaması gözlemlenmese bile, makinenin bir tasarımcısı olması gerektiğine dair benzetme ile canlıların da bir tasarımcısı olduğu ortaya konur. Paley’in bu argümantasyonuna karşı, Hume’un, canlılarla makine arasında analoji kurulamayacağı itirazı delil olarak gösterilir. Michael Denton, haklı olarak, moleküler biyolojideki gelişmelerin Paley’i doğrulayıp Hume’u yanlışladığını söylemektedir. (Bu gelişmeler özellikle son 60 yılda gerçekleşti.) Gerçekten de canlı hücrelerin içinde mikro seviyedeki faaliyetleri gerçekleştiren yapılar, çok gelişmiş makinelerin benzer vazifelerini yapmakta ve Paley’i desteklemektedirler.[145] Paley, analojisini yaparken, canlıların karmaşıklıkta ve maharette, makinelerden çok üstün olduklarını da belirtmektedir.[146]

Paley, incelediğimiz saatin, ilaveten yeni saatler üreten bir mekanizmaya da sahip olduğunu düşünmemizi ister. Saat, başka saatler üretme yeteneğiyle daha da mükemmel bir makineye dönüşecek ve ustasının maharetini daha fazla sergileyecektir. Eğer daha mükemmel bir saat (saat oluşturan saat) gördükten sonra, saatin bir ustası olduğu kanaatimizi değiştirirsek hata yapmış oluruz. Daha mükemmel olan bir saatin ustasının sanatını daha çok takdir etmemiz gerekir; yoksa Paley’e göre ateistlerin düştüğü hataya düşmüş oluruz.[147] Bu analojisinde Paley, makineye benzettiği canlıların üreme faaliyetlerinin ateistleri şaşırttığına ve canlıların üreme faaliyetleri değerlendirildiğinde daha da mükemmel varlıklar olduklarının düşünüleceği yerde; canlıları, kör tesadüflerle açıklamaya çalışmalarına eleştiri getirmektedir.

Paley’in yaklaşımının bir avantajı da La Mettrie (1709-1751) gibi insanı tümden makineleştirip ruhu ayrı bir cevher olarak kabul etmeyenlerin yaklaşımından etkilenmemesidir. Paley’in yaklaşımına göre, ruhun ayrı bir cevher olup olmadığı ispatlansa da ispatlanmasa da zaten var olan deliller Tanrı’nın varlığını temellendirmeye yeterlidir. Paley, kulak ve göz gibi tek bir organdan bile sonuca gider.

Paley, ‘Doğal Teoloji’ kitabının ikinci bölümünde astronomi açısından önemli yaklaşımlarda bulunur. Güneşin evrimleştiğini, bundan sonsuz bir durağan durum modelinin mümkün olmadığının anlaşıldığını söyler. Ayrıca konumuz açısından önemli bir kavram olan ‘İnsancı İlke’yi önceleyen açıklamalar yapar. İnsanların var olması için evrensel kanunların dar sınırlar içinde gerçekleşmesi gerektiğini ve öyle olduğunu söyler.[148] Paley, bu açıklamalarında kendisiyle özdeşleşen analojik yaklaşımından nicel bir yaklaşıma geçmiştir. Bu yaklaşım ‘insan merkezli tasarım’ üzerine kuruludur.

Hume ve Kant, deney ve gözleme dayalı verilerden sonuçlar çıkarmadı, bu yüzden birçok kişi Paley’in gözlem verilerine dayalı argümantasyonunu, onların eleştirel yaklaşımına tercih etti. Ateist-Darwinci yaklaşımın en ünlü ismi Richard Dawkins bile, Paley’in yaklaşımının, Darwin’in Evrim Teorisi ortaya konmadan önce, Hume’unki gibi karşıt yaklaşımlara tercih edilir olduğunu söylemiştir.[149]

MİKROSKOBUN İCADI ve BİYOLOJİ İLE FELSEFEYE ETKİSİ

 

Felsefi görüş bilimsel çalışmalara yön verdiği ve bilimin yapılış şekline etki ettiği gibi, bilimdeki gelişmeler de felsefi inançları ve felsefede yapılan tartışmaları etkiler. Felsefi arenadaki bilgi teorisi tartışmalarında; deney ve gözlem merkezli bilim yapma ve eskilerin (özellikle Aristoteles’in) mirasını sorgulama ön plana çıkınca, bu tavrın bilim alanında pratik sonuçları gözükmeye başladı. Deney ve gözlem alanına yönelmiş bilim insanlarını bekleyen en büyük zorluklardan biri, duyu organlarının sınırlılığıydı. Bu zorluğun aşılmasında merceklere dayanan iki sihirli aletten biri uzakları yakınlaştırdı (teleskop), diğeri ise çok küçük alanlara nüfuz etmeyi sağladı (mikroskop).

Bu iki alet ile elde edilen verilerin hem biyoloji, hem de felsefe alanına etkisi büyük oldu. Teleskopla yapılan gözlemlerin biyoloji alanına etkisi dolaylı şekilde oldu. Teleskop gözlemleri Aristoteles ve Kilise’nin, bilim üzerindeki etkisinin kırılmasında ve gözlemsel, mekanik, matematik merkezli bir bilim anlayışının hâkim olmasında etkili oldu; bu biyoloji alanında takip edilecek metodolojinin belirlenmesinde de etkili oldu. Mikroskobun ise biyoloji alanındaki en önemli icat olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Biyoloji alanında mikroskoplar ilk olarak 17. yüzyılda kullanılmaya başlandı. Francisco Stelluti tarafından (1625) yazılan ve arıların bedenini konu edinen çalışma, mikroskoba dayalı ilk bilimsel eserdir.[150] Robert Hooke’un (1635-1703) mantarların yapısı ile ilgili çizimleri ‘Micrographia’ (1665) isimli kitabında yayımlandı; bu kitap ‘hücre’ kelimesinin ilk kullanıldığı eserdir. [151] Ne var ki yaptığı gözlemin öneminin o bile farkında değildi, hücre kuramı ancak 19. yüzyılda ortaya konabildi.[152]Mikroskoplar sürekli geliştikçe 20. yüzyıl hücre içi dünyanın aydınlatılmasında kendisinden önceki dönemleri kat kat geçti.

Marcello Malpighi (1628-1694) ve Van Leeuwenhoek (1632-1723), mikroskopla önemli buluşları ilk gerçekleştiren isimler arasındadırlar. Onlar hayvan ve bitki dokularını tarif ettiler; planktonları, kan hücrelerini, spermi keşfettiler. Leeuwenhoek’in kullandığı mikroskoplar 270 kat büyütme kapasitesine sahipti[153] ve bu 17. yüzyıl için olağanüstü bir gelişmeydi.

Felsefi açıdan da önemli olan tartışma konularından ‘kendiliğinden türeme’ (spontaneous generation) gibi birçok konu artık mikroskop gözlemlerinden gelen verilerle tartışılmaya başlandı. Yeni bilimsel veriler felsefe alanına da canlılık getirdi; artık felsefede salt akıl yürütmelere dayalı anlayış, yerini hissedilir ölçüde bilimsel verileri akıl yürütmeyle birleştiren anlayışa bıraktı. Felsefeciler masa başı filozofu olma yerine, bilimsel arenaya çıkıp bilimsel veri toplamaya ve bu verilerle çelişmeyen, bu verilerin desteklediği sistemler oluşturmaya çalıştılar.

Leibniz, mikroskopla yapacağımız çalışmalar kadar hiçbir şeyin Tanrı’nın bilgeliğini anlamamıza katkıda bulunamayacağını söyledi.[154] Malebranche (1638-1715), sivrisineği incelersek bu canlının büyük hayvanlar kadar mükemmel bir yapıya sahip olduğunu göreceğimizi, büyük prenslerin evindeki eşyalar arasında bile bu küçük hayvanın özelliklerine eş bir yapıtı bulamayacağımızı ifade etti.[155]Mikroskobun keşfinin başından beri, mikroskopla elde edilen verilerin tasarım delili için kullanılmasının örneklerini görüyoruz. Tanrı’nın varlığını dünyada yapılan araştırmalara dayandırmak isteyenler dünyanın iyi düzenlenmiş mekanik bir sistem olduğunu göstermeye çalıştılar. İyi düzenlenmiş mekanik bir sistem için en iyi açıklama ise bilinçle ve kudretle oluşturulmuş tasarımdı.[156] Leibniz ve Malebranche gibi filozoflar mikroskobun mikro seviyede getireceği açıklamaların bu anlayışa katkıda bulunacağını savundular.

 

 

KENDİLİĞİNDEN TÜREME

 

Canlıların kendiliğinden türediğini (spontaneous generation) söyleyen anlayışa göre canlılar, başka canlıların üremesi veya bölünmesi gibi süreçler olmaksızın, cansız maddenin birleşimi sonucunda bir araya gelmişlerdir. Bu anlayışın izlerine binlerce yıl öncesinde rastlıyoruz. Örneğin Nil kıyısında yaşayanlar, kurbağaların çamurdan oluştuklarını düşünüyorlardı. Birçok kişi arıların, sineklerin, farelerin her birinin nasıl cansız maddelerden elde edilebileceğine dair reçeteler yazacak kadar ileri gitmişlerdi. Çöpten, çamurdan türemeye inanıldığı gibi, ölmüş hayvanların vücudunun bozulması sonucunda bu leşlerden türemeye de inanılıyordu.[157] Örneğin Aristoteles, sivrisineklerin ve bitkilerin çürümekte olan maddelerden türediğine inanıyordu.[158]

Daha evvel belirtildiği gibi, her Evrim Teorisi’ne inanan ateist olmadığı gibi her ateist de Evrim Teorisi’ne inanmamıştır. Aslında 19. yüzyıldan önce Evrim Teorisi ortaya konmadığı için bu mümkün de değildir; bunu belirtmemin sebebi, ateizm ile Evrim Teorisi’ni tamamen özdeş göstermeye çalışan yanlış bir anlayışın yaygın olmasıdır. Evrim Teorisi 19. yüzyılda ortaya konmadan önceki ateistler çoğunlukla ‘kendiliğinden türeme’ye inanmışlardır. Nasıl arılar, fareler, sinekler kendiliğinden oluşuyorsa, aynı şekilde tüm canlıların buna benzer süreçlerle oluştuğunu; bu süreçlerin arkasında doğanın dışında bilinçli bir gücün var olmadığını savunmuşlardır. Bundan ‘kendiliğinden türeme’ görüşünün, her zaman için ateistlerin teistlere karşı savunduğu bir argüman olduğu anlaşılmamalıdır. Örneğin İslam felsefesinin ünlü ismi Farabi ve Hıristiyan düşüncesinin en etkili isimlerinden biri olan Saint Augustine için de ‘kendiliğinden türeme’ye inanç bir sorun teşkil etmiyordu: Tanrı doğaya bu özelliği vermişti ve doğa yeni canlıları türetebilirdi. Teistler, bu şekilde bir yaratılışa inandıkları zaman, bunu Tanrı’nın baştan düzenlemesinin bir neticesi olarak algılıyorlar ve bu sürecin arkasında Tanrı’nın kudret ve bilincini kabul ediyorlardı. Nasıl Tanrı bir kiraz ağacına kirazın oluşmasıyla ilgili özellikleri bahşetmişse ve bu ağaçtan kirazlar çıkıyorsa; ‘kendiliğinden türeme’ye inanan teistler, aynı şekilde, bataklıklardan sivrisineklerin veya leşlerden birtakım böceklerin üreyebileceğini düşündüler. Teistler için, ‘kendiliğinden türeme’ye yol açan hammadde ve kanunlar, Tanrı’nın elinde ‘araçsal sebepler’di ve Tanrı tüm düzenin ve yaratılışın ardındaki ‘Gerçek Sebep’ idi.

Mikroskobun icadıyla ‘kendiliğinden türeme’ ile ilgili tartışmalar yeni bir boyut kazandı. Artık hiç kimse arılar veya sinekler gibi böceklerin ‘kendiliğinden türediği’ni savunamaz duruma geldi. Fakat Leeuwenhoek’in mikroskopla yaptığı incelemeler sonucunda gözle görülemeyen birçok küçük canlının varlığı anlaşıldı. Bu sefer, bu canlıların ‘kendiliğinden türediği’ savunulmaya başlandı.[159]Francesco Redi (1626-1697), çürümüş etin bulunduğu kapları tülle örttü ve böceklerin ete yumurtlamasını önledi; bu deneyle çürümüş etten kurtçuklar çıktığını söyleyen ‘kendiliğinden türeme’ anlayışı önemli bir darbe yedi. Bu deney canlı ile cansız arasındaki ayırımın sanıldığından büyük olduğunu ve Aristoteles’in ve diğerlerinin, böceklerin cansız maddeden ‘kendiliğinden türediği’ne dair yaklaşımının yanlışlığını ortaya koydu.[160] Bu deneyden sonra tekhücreli mikroskobik canlıların ‘kendiliğinden türediği’ni savunanlar olduysa da bir daha gözle görülebilen büyüklükteki canlıların kendiliğinden oluştuğunu savunmak mümkün olmadı.

İrlandalı papaz Turberville Needham (1713-1781), ağzını özenle kapattığı bir kaba et suyu koyarak içinde bulunabilecek tohumları öldürmek için yarım saat süreyle ısıttı; ne var ki bu önleme karşın, deney sıvısı içinde hızla çok sayıda hayvancığın ürediğini gözledi.[161] Bu deney, Francisco Redi’nin evvelki deneyine rağmen mikro organizmalar için ‘kendiliğinden türeme’yi mümkün görenleri destekledi.

Diğer yandan modern biyolojinin kurucularından sayılan rahip Lazzaro Spallanzani’nin (1729-1799) yaptığı deney Needham’ın yanlışlığını ortaya koydu. Spallanzani, eğer Needham’ın deneyi tekrarlandığında sıvı çok daha yüksek derecede ısıtılırsa ve kabın ağzı iyice kapatılırsa mikro organizmaların sıvıya doluşamayacağını gösterdi. Spallanzani ‘kendiliğinden türeme’ fikrini yaptığı deneylerle gözden düşürmesinin yanında, kurbağalar ve yarasalar üzerine çalışmaları, solunum sistemine getirdiği açıklamalar, döllenmenin ve sindirimin anlaşılmasına katkılarıyla da biyoloji bilimi açısından önemli bir yere sahiptir.[162]

ÖNOLUŞ VE SIRALIOLUŞ

 

‘Kendiliğinden türeme’ ile ilgili tartışmalar genelde ‘önoluşum’ (preformation) ve ‘sıralıoluşum’ (epigenesis) tartışmalarıyla bir arada yapılmıştır. Önoluşumu savunanlar, canlının özelliklerinin tohum aşamasında baştan belirlendiğini; sıralıoluşumu savunanlar ise canlının tohum aşamasında baştan belirlenmeyip, geçirdiği süreç içinde şeklini aldığını savunmuşlardır. Önoluşumu savunanların kimisi yumurtanın belirleyiciliğine (ovism) vurgu yapmıştır; bu görüşün, Haller, Bonet, Spallanzani gibi önemli savunucularıyla 18. yüzyılda hâkim fikir olduğu söylenebilir.[163] Haller, biyolojiye ‘evrim’ kavramını sokan kişidir; o, Havva’nın her yumurtasında birer insancık, her insancığın yumurtasında daha küçük bir insancık şeklinde, adeta Rus matruşkaları gibi iç içe bir yaratılışı savunmuştur. O ‘evrim’ kavramını, başlangıçtaki minik insancıkların sıkışık hallerinden açılmaları ve embriyolojik gelişme boyunca boyutlarını büyütmeleri anlamında kullanmıştır.[164]

Günümüzde genetik bilginin ilerlemesiyle önoluşum ve sıralıoluşum görüşlerinin bir sentezini yapabileceğimiz görülmüştür. Genetik bilimi, başlangıçtaki zigotun, sonradan oluşacak canlıdan çok farklı olduğunu göstererek; başlangıçtaki tohumu, oluşacak canlının bir minyatürü gören önoluşumculuğun bu yanlışını düzeltmiş ve sıralıoluşumculuğu bu noktada desteklemiştir. Canlının genetik bilgisinin baştan DNA’larda kodlu olduğunun öğrenilmesi ise önoluşumculuğun haklı olduğu noktadır. Çağımız genetiği açısından önoluşu savunan yaklaşım daha ön plana çıksa da gelişme fizyolojisinin kavramları sıralıoluş yaklaşımının kavramlarından esinlenmiştir.[165] Günümüz biyolojisi açısından önoluşum ve sıralıoluşum arasındaki gerilimin bir önemi yoktur; canlının gelişimi özellikle genetikteki gelişmeler ışığında ve bu karşıtlığı temel almayan bir kavramsal çerçevede irdelenmektedir.

17. ve 18. yüzyılda önoluşumu savunanlar, kendi yaklaşımlarıyla ‘kendiliğinden türeme’ fikrinin uyuşamayacağı kanaatindeydiler.[166] Bu fikri geçersiz kılacak deneylerin yapılmasında bu anlayışın teşviki önemlidir. ‘Kendiliğinden türeme’ye inananlar, mayalanma ve kokuşmanın canlılar oluşturabileceğini sandılar; fakat bunun tersinin, yani mikro organizmaların mayalanma ve kokuşmanın oluşmasına sebep olabileceğini anlayamadılar.[167] Görülüyor ki neden ile sonuçların, deneye başlamadan önceki önyargı yüzünden yer değiştirmesi, ‘kendiliğinden türeme’ ile ilgili yanlış kanaatlerin uzun zaman muhafaza edilmesine sebep olmuştur. Pastör (1822-1895) yaptığı deneylerle fermantasyonun mikro organizmaları meydana getirmediğini, durumun tam tersi olduğunu gösterdi. Fakat 19. yüzyılda da Pouchet (1800-1872) gibi bilim adamları Pastör’e muhalefet etti ve fermantasyon ile çürüme gibi süreçlerin ‘kendiliğinden türeme’ye sebep olduğunu söylediler.[168] Mikroskoplar geliştikçe ‘kendiliğinden türeme’nin mümkün olmadığı iyice anlaşıldı ve bu görüşü savunan hiç kimse kalmadı.

‘Kendiliğinden türeme’nin yanlışlığını gösteren her bulgu, canlı ile cansız                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                arasındasanıldığından daha büyük uçurum olduğunu ortaya koydu. Bu uçurum böceklerin cansız maddeden oluşamayacağının gösterilmesiyle açılmıştı. Fakat gözle görülemeyen mikro organizmalar için bile bunun mümkün olmadığının tam olarak anlaşılması uçurumu daha da büyüttü. Mikroskoplar geliştikçe ‘kendiliğinden türeme’ye inanç tamamen yıkıldı ve bunu savunan hiç kimse kalmadı. Fakat bunun bir istisnası vardır; Evrim Teorisi’ne inananlar bütün canlıların birbirinden türediğini söylerken, başlangıçtaki bütün canlıların atası olan ilk canlının ‘kendiliğinden türediği’ni kabul etmek zorundadırlar.[169] Kitabın tasarım delili ile ilgili bölümünde, ‘kendiliğinden türeme’ ile oluşum konusu, olasılık hesapları çerçevesinde detaylıca irdelenecektir.

 

 

 

DÜNYANIN YAŞI İLE İLGİLİ TARTIŞMALAR

 

Hıristiyan toplumlarda dünyanın yaşı ile ilgili çıkan sorun, en çok İrlanda başpiskoposu James Usher’in (1581-1656) yaptığı hesaptan kaynaklanmıştır. Protestan Hıristiyanlar Usher’in hesabına dayanarak dünyanın MÖ 4004 yılında yaratıldığını kabul ettiler. Cambridge Üniversitesi Rektör Yardımcısı Lightfoot, yaratılış yılı olarak bu yılı kabul etti, günü ve saati kendisi hesapladı; 23 Ekim günü sabah saat 9’da yaratılış olmuştu.[170] Birçok dinbilimci, Kitabı Mukaddes’te geçen ve Usher’in ‘oğlu’ olarak aldığı ifadenin ‘soyundan olan’ anlamına geldiğini ve Usher’in hesabının güvenilir olmadığını söylemişlerdir. Ayrıca Stephen J. Gould’un belirttiği gibi Usher’in bu hesabı yapmasında, Kitabı Mukaddes’in aktardığı kronolojide atlamalar olması gibi sorunlar vardı. Ayrıca kameri aylarla ilgili artık yıllar sorunu vardı. Bu sorun geçmişte,  Jülyen (Roma) takvimi ile yerine 1582 yılında Papa 13. Gregorus’un düzelterek uygulamaya koyduğu Gregoryan takviminde, karışıklığa yol açmıştı. Ama Usher Anglikandı ve Papa’nın takvimiyle hiçbir ilişkisi olamazdı.[171]

Usher’in saptadığı tarihler o kadar önemsendi ki Kitabı Mukaddes’in Kral James tarafından onaylanmış baskılarının sayfa kenarlarında bile bu tarihler basılmaya başlandı. Böylece 17. yüzyılda ortaya çıkan bu fikir, adeta Hıristiyanlığın temel bir öğretisiymiş gibi algılanmaya başlandı. Bilim ile dinin çeliştiğini savunanlar Hıristiyanlıkla Usher’in vardığı sonuçları özdeşleştirerek -bu arada din de genelde Hıristiyanlıkla özdeşleştirilmektedir- ve bilimin dünyanın uzun dönemler sonucunda oluştuğunu gösteren deneysel ve gözlemsel bulgularıyla bunu karşı karşıya getirerek haklılıklarını ispat etmeye çalışmışlardır. Aslında Usher’in amacı bilimle dini uzlaştırmaktı, fakat giriştiği çaba istediğinin tam aksine bir sonuca sebep oldu.

Evrim Teorisi ortaya konduğunda Protestan İngiltere’deki dini çevrelerin çoğu Usher’in tarihlendirmesini kabul ediyorlardı. Evrim Teorisi’ni ortaya koyanlar, bütün canlıların tek bir atadan ve birbirlerinden değişerek oluştuğu iddiasını, ancak canlıların yeryüzünde çok uzun bir süre önce ortaya çıkmaya başlamasıyla ve Dünya’nın çok uzun süre önce var olmasıyla savunabilecekleri kanaatindeydiler. Evrim Teorisi’ne din adına karşı çıkışların daha baştan gözükmesinde ve daha baştan Evrim Teorisi ile din (Hıristiyanlık) arası bir gerilimin oluşmasında; Evrim Teorisi’nin, Usher’in tarihlendirmesi ile çelişmesi oldukça önemli bir yere sahiptir.

Yerküre katmanları üzerine tüm çalışmalar ve gittikçe ilerleyen fosilbilim, Usher’in, dünyayı 6000 yıllık bir yer olarak gören yaklaşımının hatalı olduğunu gösterdi. Martin Lister (1639-1712), 18. yüzyılın başında, fosillerin eşi benzeri olmayan garip taşlardan ibaret olduğunu ve kayalarda oluşmalarının canlılarla hiçbir ilişkisi olmadığını savunmuştu.[172] Bernard Palissy (1510-1589), fosillerin, soyları tükenmiş hayvan kalıntıları olduğunu savunan ilk kişi olarak gösterilir.[173] Fakat Lister’in fosillerin canlılarla bir ilişkisi olmadığı fikrinin 18. yüzyılda taraftar bulduğunu düşünürsek, fosilbilimin ne kadar yeni (geç gelişmiş) bir bilim dalı olduğunu kavrayabiliriz. Her ne kadar çok daha önceden Herodotus, Strabo, Plutarch ve de özellikle Xenophanes, fosillerden bahsetmiş olsalar da ancak 17. yüzyılda başlayan ve 18. ile 19. yüzyılda artan bir gayretle fosillerle olan uğraş bilimsel bir nitelik kazanabildi.[174]

Usher 17. yüzyılda dünyanın yaşını tarihlendirdiğinde fosilbilimin ciddi, sistematik bir yapısı ve otoritesi yoktu. Fakat 18. yüzyılda ve özellikle 19. yüzyılda fosilbilimde kaydedilen ilerlemeler, dünyanın yaşı ile ilgili konularda Usher’in fikirlerini benimseyen dini çevrelerle birçok bilim insanını karşı karşıya getirdi. Yapılan tartışmalarda Nuh Tufanı ve canlıların ortaya çıkış tarihi ile dünyanın yaşı ve geçirdiği evreler merkezdeydi. Dünyanın durağan bir durum içinde, ancak çevrimsel değişimler geçirdiğini, doğal süreçlerin bir denge durumunda olduğunu söyleyen yaklaşım ile doğanın doğrusal, tek yönlü (evrimci) bir süreç içinde olduğunu söyleyen yaklaşım yerbilimi alanında tartışma içindeydi. Bu ikinci yaklaşımın içinde ise yeryüzünün büyük değişimler (catastrophism) mi, yoksa sürekli küçük boyutlu değişimler mi geçirdiği (uniformitarianism) şeklinde farklı yaklaşımların tartışılması yapıldı. (Dinlerle ilgili bölümde yerbilimsel konuların dinsel inançlar bağlamında değerlendirmesi yapılacaktır.) Yerbilimi ile fosilbilimi bu iki alanın açık ilgisinden dolayı bir arada ele alındı. Tüm tartışmalarda, Usher’in yaklaşımının Hıristiyanlık ile özdeşleşmesinin getirdiği sorunlar kendini gösterdi.

LINNAEUS, TÜRLER VE TAKSONOMİ

 

Taksonomi, Yunancada düzenleme anlamına gelen ‘taksis’ ile yasa anlamındaki ‘nomos’ kelimelerinin birleşiminden türemiştir ve biyolojide bu kavram canlıların sınıflandırılması için kullanılmaktadır.

Carl von Linnaeus (1707-1778) günümüzde kullanılan taksonominin babası sayılır. Her canlı varlığı iki adla sınıflandırma yöntemini ilk olarak uygulayan odur. Örneğin insan için Homo sapiens, köpek için Canis familiaris tanımlamalarının kullanılması Linnaeus’un yöntemi sebebiyledir. O, kendisinden önce kaos olan bir alanı toparlamış, bir canlının birkaç satırla tarif edilmesine son vermiştir. En çok onun sayesinde, 18. yüzyılın ve 19. yüzyılın ilk yarısında biyolojiye taksonomik yaklaşım hâkim olmuştur.

Linnaeus’un doğa felsefesinin kalbini Tanrı’nın tasarımı oluşturur. O, Tanrı’nın, evreni insan zihninin kavrayacağı şekilde yarattığını söyledi. Linnaeus, kendisini, Tanrı’nın planını açığa çıkaran, Tanrı’nın düşüncelerinin anlaşılmasını sağlayan kişi olarak görüyordu.[175] Bu yaklaşımı, özellikle son yüzyılda, en önemli hedefin “Tanrı’nın düşüncelerini okumak” olduğunu söyleyen ünlü fizikçilerinkine[176]benzemektedir. Fakat şu farkla ki Linnaeus bunu başardığı kanaatindeydi. O, Aristoteles’in mantığını takip ederek, varlıkla (ontic) mantığın (logic) özdeşliğini yaklaşımında temel aldı. Bu arada Aristoteles’in biyoloji alanına geçtiğinde gözlemi merkeze aldığını ve taksomonisini ‘kanlı-kansız’, ‘kıllı-kılsız’ gibi gözlemsel özelliklere dayanarak yaptığını belirtmek faydalı olacaktır.

Linnaeus canlıları âlem, filum, sınıf, takım, familya, cins, tür şeklinde sınıflandırarak her canlının doğadaki konumunu belirlemeye çalıştı. Onun sınıflandırma yöntemiyle insanın yeri şu şekilde gösterilmektedir:

Âlem:                                  Hayvanlar

Filum:                                 Omurgalılar

Sınıf:                                   Memeliler

Takım:                                Primatlar

Familya:                            Hominidler

Cins:                                    Homo

Tür:                                     Sapiens

 

Linnaeus, bütün türlerin en baştaki yaratılış şekillerini koruduklarını, en başta sabit sayıda tür yaratıldığını söylüyordu. O, Leibniz’in ‘doğada atlama olmadığı’na dair fikrini takip etmişti ve ‘hiyerarşik varlık merdivenleri’nde, her türün diğer iki türün arasında bir yerde yer aldığını düşünüyordu.[177] Bu aslında evrime en ters fikirdir, çünkü ‘varlık skalası’nda tüm yerler dolu olduğu için evrimle oluşacak yeni türe yer yoktur. Ayrıca türlerin baştaki sabitliğini muhafaza ettiğini düşünmek Evrim Teorisi ile asla bağdaştırılamaz. Bu özelliklerinden dolayı Linnaeus’un yaklaşımının, Evrim Teorisi’ne karşı direncin önemli bir sebebi olduğu söylenebilir. Diğer yandan ilginç bir şekilde bu yaklaşımın, ‘Evrim Teorisi’ne yol açan bir yaklaşım olduğunu da tespit edebiliriz. Linnaeus, haritadaki devletlerin sınırlarda birbirlerine değmeleri gibi bitki türlerinin birbirine bitiştiğini söylemiştir;[178] bu yaklaşım, türleri kendi içlerinde döl oluşturma yoluyla diğer türlerden izole ederken bir yandan da bitiştiriyordu. Darwin de ‘varlık merdivenleri’ne canlıları dizen ve görüşüne ters bir şekilde türleri sabit sayan anlayışın ‘doğada atlama olmaz’ ilkesine sonuna kadar sadık kaldı. Canlıları hiyerarşik bir sıraya dizmese de, her bir türü diğer iki türün arasına koyarak doğadaki devamlılığı savundu. Ama canlıları bu farklı görüşler altındaki bu şekilde dizişler, gözlemsel verilerden öncelikle ‘doğada atlama olmaz’ metafiziksel ilkesinin bir tezahürü olmuştur. Kitabın 3. bölümündeki homoloji ve fosillerle ilgili başlıklarda bu konu işlenecektir.

Linnaeus’un varlıkları hiyerarşik sıralayışının başına ortak bir ata konarak ve canlıların birbirlerinden türedikleri söylenerek evrimsel gelişme açıklanmaya çalışılmıştır. Bu noktada varlıkların hiyerarşik sıralamasının ne kadar doğru olduğunu sormak gerekir. Bal yapan arının, denizde sonar sistemi olan yunusun, uzun göç yollarını izleyen kuşların ve konuşma yeteneğiyle insanın hangi kritere göre sınıflaması yapılacaktır? Birçok canlı kendi özel becerisinde diğer tüm canlılardan daha iyidir. Bu farklı becerilere sahip canlıların hiyerarşik sırasını, kim hangi kriterle belirleyecektir ki ‘varlık merdivenleri’ne yerleştirilebilsin? Canlılar üzerine modern araştırmalar canlıların özgün yanlarını daha çok ortaya koymuştur ve bu, ‘hiyerarşik bir varlık merdiveni’ kurmanın imkânsızlığını göstermektedir. İnsanın ve diğer birçok canlının, kendilerine has alanlarda diğer canlılara üstünlükleri vardır ve canlıların hiyerarşik sıralaması için hangi ölçüyü alırsak alalım, pek çok canlıyı birbirine göre konumlandırmak mümkün olamayacaktır. Günümüzdeki canlı sınıflamalarının hemen hepsi, canlıların hiyerarşik sınıflamasıyla ilgilenmeden, özellikle canlıları benzerliklerinden hareketle sınıflama üzerine kuruludur.

Linnaeus’un doğanın dengesinden bahsederken ‘yaşam mücadelesi’ni vurgulaması, Darwin’in ‘doğal seleksiyon’ fikrinin oluşmasında kavramsal olarak arka plan oluşturmuştur.[179] Fiziksel benzerliklere göre sıralama yapan Linnaeus’un, insan ile maymunu beraber sınıflamasının da Evrim Teorisi’ndeki insanı maymundan türeten anlayışı kolaylaştırdığı söylenir. Ayrıca dünyanın yaşını Usher’i takip edenlerden çok daha yüksek bulması da Evrim Teorisi’ni savunmayı kolaylaştırıcı nitelikte olmuştur.

Linnaeus’un sisteminin sorunlu bir yanı, türlerin yok olmasını mümkün görmemesidir.[180] Bulunan fosillerin birçok canlı türünün yok olduğunu göstermesi, Linnaeus’un, Tanrı’nın düşüncelerini sandığı gibi doğru okuyamadığını gösterdi. Oysa en basit gözlemle, insanların veya diğer canlıların birçok birey canlıyı öldürdüğünü herkes gözlemleyebilmektedir; bir türün bireylerinin yok olması mümkünse, neden tüm türün yok olması mümkün olmasın? Türler de bireylerden oluşmuyor mu? Anlaşılıyor ki kendi akıl yürütme süreçleriyle ulaştığı kategorileri varlığa uygulaması, biyoloji tarihinin en başarılı ve etkili simalarından biri olan Linnaeus’u yanıltmıştır.

Linnaeus’un yaklaşımında türün mensupları ortak özellikleri paylaşırlar, türlere içkin bu özler Tanrı tarafından yaratılmıştır. Biyoloğun görevi bu özleri bulmak ve türleri cinsleriyle (genus) tanımlamaktır.[181] Türler konusunda özcü yaklaşımı savunanlar, bu özleri değişmez ve sürekli özellikler olarak görürler. Oysa özcü yaklaşıma katılmayanlara göre türlerin ortak özellikleri varsa da bunlar, özcülüğün savunduğu gibi değişmez ve sürekli değillerdir.[182] Bu tarzda varlık anlayışında ‘tür’ kavramı sadece pratik faydaları açısından yararlı olsa da, canlılar dünyasında bir gerçeğe karşılık gelmez. Linnaeus’un varlık anlayışına göre ise ‘türler’ gerçek varlıklardır. Türlerin ontolojik statüsünün ne olduğu hâlâ tartışılmaktadır. Stephen Jay Gould’u örnek olarak verebileceğimiz birçok biyolog, türlerin sadece zihnin bir projeksiyonu olduğunu,  doğa üzerine düşünmemizde taksonomik ayırımın pratik faydası olduğunu ve türlerin ontolojik açıdan gerçek varlıklarının olmadığını söyler.[183]

Douglas Medin’in yürüttüğü geniş çaplı bir araştırma, insan zihninin taksonomi yaptığını göstermiştir. Bu araştırma Amerika’nın şehirleşmiş bireylerinden Mayaların yağmur ormanlarındaki bireylerine dek geniş ve farklı bir kitleye uygulanmıştır. Buna göre tüm farklı kültürlerdeki insanların zihni, insanlar dışındaki canlıları belli ‘özler’ temelinde türlere bölüp taksonomi yapmaktadır. Bu deneyden varılan sonuç, taksonomi yapmanın, insan zihninin gözlemlerden bağımsız, apriori bir özelliği olduğudur.[184] Bu araştırma gerçekten çok ilginçtir ama türlerin ontolojik statüsünü belirlemek için yetersizdir. Bazıları zihnin, sırf apriori kategorilerini canlılara yüklediği için türlere ontolojik bir statü verildiğini savunurken; bazıları, Tanrı’nın zihni ve doğayı uyumlu yarattığını ve yarattığı türleri düşünmek için zihne apriori olarak türlere göre taksonomi yapma özelliğini verdiğini savunabilir.

Türlerin ontolojik statüsü özellikle tekhücrelilerin mikroskobik seviyesine inilince iyice karışır; ama türlerin birçoğunun kapalı bir sistem oluşturup, kendi içlerinde üremesi ve döl verebilecek döller oluşturmaları da göz ardı edilebilecek bir husus değildir. Canlılar dünyasını anlamak için taksonominin uygulanmasının bilinen en akılcı yöntem olduğu açıktır. Fakat bu, Linnaeus’un taksonomisini kullanmak olarak anlaşılmamalıdır. Farklı taksonomiler oluşturmak için gayretler vardır; türlerin ontolojik gerçekliği olsun veya olmasın, taksonominin, insan zihninin doğayı anlama ve bilim yapma faaliyetindeki yararı apaçıktır.

1753 yılında Linnaeus 6000 adet bitki türü biliyordu ve bunların 10.000 kadar olduğu düşünülüyordu; 1758’de 4000 hayvan listelemişti ama onların sayısını da yine 10.000 civarında tahmin ediyordu.[185]Canlılarla ilgili sınıflama böceklerin dünyası ile ilgili keşifler arttıkça ve bu dünyadaki faaliyet ve tür çeşitliği saptanınca bayağı zorlaşmıştı; hele bir de mikroskobik canlılarla ilgili bilgiler arttıkça taksonomi yapmak iyice zorlaştı. Günümüzde ise türlerin sayısının milyonlarca olduğu bilinmektedir.

Linnaeus kendi dönemine göre büyük bir iş başardı ve yaşarken kendi fikirlerinde değişiklik yaptı. Melezleşmenin (at ile eşekten katır oluşması gibi), türlerin hepsinin baştan sabit olup hiç değişmediği fikrine ters olduğu görülüyordu. Melezleştirme ile yeni türlerin oluşabileceğini savundu ki, bu başta ileri sürdüğü tüm türlerin sabit yaratıldığı fikrinde bir değişiklikti. Melezleşme ile yeni türlerin oluşumu, Mendel’in, Darwin’in Evrim Teorisi’ne karşı alternatif olarak ileri sürdüğü bir fikir de oldu.[186] Linnaeus’a göre melezleşme ve dış faktörler ancak türün mükemmelliğini azaltarak dejenere ediyorlardı ki;[187] bu yaklaşım, değişimle daha mükemmel (kompleks) varlıklar ortaya çıktığını söyleyen Evrim Teorisi’ne tersti.

BUFFON VE DÖNÜŞÜMCÜLÜK

 

Buffon (1707-1788), Linnaeus ile aynı yıl doğdu, ondan daha fazla yaşadı ve birçok konuda ters düştüğü Linnaeus gibi biyoloji tarihinin en önemli bilim insanlarından biri oldu. Buffon, yorumlanması en güç bilim insanlarından birisidir; bunun sebeplerinden biri evrendoğumdan (kozmogoniden) hayvanbilimine kadar çok geniş bir alanda ansiklopedik eserler yazmış olmasıdır, diğer bir sebep ise zamanla değişmiş olan fikirlerinin eserlerinde oluşturduğu çelişkilerdir.[188] Buffon, Linnaeus’un taksonomisini birçok yönden eleştirdi ve doğada bireylerin olduğunu, bu şekilde sınıflandırmaların salt zihnin bir ürünü olduğunu söyledi.[189] İki ayrı türün özelliklerini gösteren ara türlerin olmasını, ‘türlerin’ aslında işimizi kolaylaştıran bir zihin projeksiyonu olduğuna delil gösterdi. ‘Histoire Naturelle’ isimli ansiklopedik eserinin ilk ciltlerinde türlerin zihnin dışındaki ontolojik gerçekliğini reddeden Buffon, sonraki ciltlerde türlerin ontolojik gerçekliğini kabul etti ve bu fikirlerini ufak değişikliklerle hayatının sonuna kadar muhafaza etti.[190] Buffon’un türleri gerçek varlıklar olarak kabul ettiği zamanki görüşleri de Linnaeus’tan farklıdır. Onun ‘tür’ yaklaşımında, Linnaeus’un ve Platon’un ‘özcü’ yaklaşımından daha çok Aristoteles’in yaklaşımına yakın olduğu söylenebilir.[191] O, türleri kabul ettiğinde, bu türlerin sahip olduğu ‘özleri’, zihinsel akıl yürütmelerle değil; tamamen deneysel ve gözlemsel temelde açıklamaya çalıştı ve özellikle aralarında çiftleşen türlerin oluşturduğu ‘gen havuzu’na dikkat çekti. Türleri bu gen havuzu ile açıklarken türlerin değişimlerini özellikle çevresel etkenlere bağladı. Onun özellikle çevrenin değiştirici etkisine vurgusunun Lamarck’ın ve Darwin’in üzerinde etkili olduğu söylenir.

O, Linnaeus’un cins (genus) başlığı altında topladığı kökensel türlerin, en başta yaratıldığını ve bunlardan melezleşme yoluyla diğer türlerin oluştuğunu söyledi. Melezleşme yoluyla oluşan türler ise baştaki mükemmelliklerini kaybediyorlardı. Görülüyor ki Buffon, Linnaeus’dan daha az sayıda kökensel türün başta yaratıldığını ve bunlardan diğer türlerin oluştuğunu söylemiştir. Buffon’daki ‘kökensel türler’den diğer türlerin değişimle oluşumu bir dejenerasyondur. Dolayısıyla Evrim Teorisi’nin aşağı bir türden yüksek bir türün doğmasına yol açan ilerleyici değişiklik düşüncesi Buffon’un anlayışıyla bağdaşmaz. Buffon’un türler hakkındaki bu düşüncesi termodinamiğin ikinci kanunu olan entropiye benzemektedir. Entropi, evrenin ilk baştaki oluşumundan itibaren sürekli düzensizliğe gittiğini ve bu sürecin tersine döndürülemez olduğunu söyler. Buffon’un türleri de, deyim yerindeyse entropiye benzer bir kanunun altında; daha az gelişmiş, daha az mükemmel melez türleri oluşturabilirler ve bu oluşum, melez türlerin yabancı türlerle üremesinin engellenmesiyle kapalı bir sistem içinde kalır.

Buffon’a göre ilk kökensel türlerin nasıl oluştuğu sorulabilir. Buffon, kökensel türlerin ‘kendiliğinden türeme’ ile oluştuğuna inanıyordu. Kendiliğinden türemenin olup olamayacağı Buffon’un döneminde tartışılan bir konuydu. Buffon, en kompleks kökensel türün bile kendiliğinden türemeyle oluştuğunu kabul etti.[192] Bu kökensel tür, Aristo’nun ‘form’u gibi iş görüyordu ve türün tüm değişimlerine ve aldığı şekillere karşın sınırlarını çiziyordu.[193] Buffon, aynı zamanda bir evrenbilim uzmanıydı ve Newton ile Leibniz’in fiziksel teorilerinin derin etkisi altındaydı. O, mekanik bir yaklaşımla evrene ve canlıya ait özellikleri tarife çalışıyordu. Buffon’un kendiliğinden türeme yaklaşımıyla, Diderot ile Lucretius gibi arkasında bir bilincin planlaması olmayan ve sürekli deneme ile yanılmaların sonucunda oluşan bir kendiliğinden türemeyi savunmadığını belirtmek gerekir.[194] Kendiliğinden türemeye teistler de inandı, fakat Evrim Teorisi ortaya konmadan önce ateistlerin birçoğu bu yaklaşımı Tanrı’nın yaratışının tek alternatifi olarak kabul ettiler. Buffon, kendiliğinden türemeyi ateist bir yaklaşımla kullanmadı ve bu fikrine rahip Needham’ın -önceden belirtilen- deneyini delil olarak gösterdi.

Buffon, tüm canlıların ‘ortak ata’dan geldiği fikrinden -Evrim Teorisi’nin en temel görüşlerinden biridir- ilk bahseden kişidir; fakat o, böyle bir fikrin ileri sürülebileceğinden bahsettikten hemen sonra, böylesi bir durumun neden gerçekleşmediğinin delillerini sıralar: Birincisi, bilinen tarihte, hiçbir yeni türün oluştuğu gözlemlenmemiştir. İkincisi, melezlerin (katır gibi) yeni döller vermemesi türlerin arasında aşılması imkânsız bir sınır oluşturmuştur. Üçüncüsü, iki türün birbirinden oluştuğunu söyleyenler bir sürü ara form göstermek zorundayken, bu ara formlar mevcut değildir.[195] İlginçtir ki Buffon, Evrim Teorisi’ni, bu tarz bir yaklaşımın mümkün olmadığını göstermek için de olsa, yine de ilk ortaya koyan kişi olmuştur. O, bir yönüyle Evrim Teorisi’nin gerçek babası kabul edilebilir; fakat bunu savunanlar, bu babanın, sadece çocuğunu öldürmek için dünyaya getirdiğini söylemek durumundadırlar.

Buffon, fiziğin -özellikle Newton fiziğinin- derin etkisi altındaydı ve fizikteki gelişmelerin biyoloji alanına olan etkisinin iyi bir örneğiydi. O, Newton gibi Leibniz’i de okumuştu ve evrensel yasaların matematiksel düzenine hayranlık duyuyordu. Canlıların da aynı yasalara tabi olduğunu savunarak bu temel görüşleri gözlemsel, deneysel biyoloji çalışmalarının metodolojisine yerleştirdi ve biyolojinin yanında ekoloji, yerbilimi, evrendoğum gibi konularda da aynı metodolojiyi kullandı.

Buffon, Newton’un takipçisi William Whiston’u (1667-1752) takip ederek yeryüzünün Güneş ile başka bir yıldızın çarpışmasından oluştuğunu savundu. Newton’un soğuma yasasından yararlanarak yeryüzünün yaşını deneysel bir yaklaşımla tespit etmeye çalıştı. Bir dizi demir küre üretti ve bunları neredeyse erimiş duruma gelene dek ısıtarak ayrı yerlerde soğumaya bıraktı; tüm bunların sonucunda yaptığı hesaplarla yeryüzünün yaşının 75.000 yıl civarında olduğunu[196] ve yeryüzünün birbirinden farklı yedi evrede oluştuğunu söyledi.[197] Özel sohbetlerinde Dünya’nın yaşının üç milyon yıl olabileceğini de belirtmiştir. Daha evvel gördüğümüz gibi Buffon’dan evvelki yüzyılda Usher’in ortaya koyduğu kronoloji adeta Hıristiyanlığın resmi öğretisiymişçesine savunulmaya başlanmıştı. Dönemindeki birçok düşünür ve bilim insanı gibi Buffon’un da bu konudaki muhalefeti önemli olmuştur.

Buffon, insanın biyolojik yapısı üzerine de detaylı çalışmalar yaptı; embriyo aşamasından değişik yaşlardaki durumuna kadar insanı inceledi. Özellikle çocuğun dili öğrenmesi ve insanın bilinçli bir varlık olması üzerinde durdu. İnsanın vücut yapısının hayvanlarla benzer olduğunu, fakat insanlarla hayvanların mukayese bile edilemeyeceğini savundu.[198] O, etkisi altında kaldığı Descartes gibi, insan için var olmanın ve düşünmenin aynı olduğunu kabul etti. Hayvanların düşünemeyeceği kanaatinde olduğu için ise hayvanların ve insanların arasında kapatılamaz bir uçurum bulunduğu ve insanların hayvanlardan türeyemeyeceği sonucuna vardı.[199] Hayvanlarla insanlar arasında derece değil mahiyet farkı olduğunu söyleyen bu materyalist Evrim Teorisi yaklaşımıyla zıt bir konumdadır. Buffon, görüşlerini Evrim Teorisi’ni reddetmek için ortaya koymasına, insanın hayvandan mahiyet farkıyla ayrıldığını, kökensel türlerin başlangıçtaki yaratılışlarını muhafaza ettiklerini ve üreme engeliyle karışmalarının engellendiğini savunmasına karşın; kökensel türlerden diğer türlerin ürediğini (kökensel türlerin ‘ortak atalar’ olduğunu) savunması ve dünyanın yaşı ile ilgili görüşlerinden dolayı, Evrim Teorisi’nin hem düşmanı hem de babası olmak gibi, ironik şekilde zıt iki tanımlama, onun için kullanılabilir.

 

 

 

SCHELLING, HEGEL VE FELSEFEDE ‘EVRİM’ KAVRAMININ YÜKSELİŞİ

Özellikle 18. yüzyılın sonları ve 19. yüzyılın tümü, felsefede ‘evrim’ kavramının zirveye çıktığı dönemlerdir. Bunu belirtirken çok sık yapılan bir yanlışa; ‘evrim’ kavramıyla ‘Evrim Teorisi’nin karıştırılmasının yanlışlığına tekrar dikkat çekmek faydalı olacaktır. ‘Evrim’ kavramıyla aşamalı ve gelişmeci bir süreç kastedilir; bu, Schelling’de (1775-1854) doğa merkezli, Hegel’de (1770-1831) idealist ve insanlık tarihi merkezli, Marx’ta (1818-1883) materyalist ve ekonomik ilişkilerin belirlediği tarih merkezli, Darwin’de (1809-1882) bütün canlı türlerinin birbirinden oluşması (Evrim Teorisi) merkezlidir.

Felsefe tarihinde ‘evrim’ kavramına merkezi rolü veren en ünlü felsefecinin Hegel olduğu söylenebilir. Fakat o, hiçbir yerde Evrim Teorisi’ne benzer bir yaklaşım sergilemez; türlerin birbirinden evrilmesi onun felsefesinin bir parçası değildir. Felsefede ‘evrim’ kavramına merkezi bir rol vermek, canlı türlerinin birbirlerinden oluştuğu fikrinin (Evrim Teorisi) kabul edilmesi ile özdeşleştirilemez. ‘Evrim’ kavramı ile ‘Evrim Teorisi’ elbetteki ilişkilidir ama bu ilişki mutlak anlamda özdeşliği gerektirmemiştir. Aslında ‘evrim’ kavramının bir önceki aşamadaki daha basit, daha kötü, daha aşağı durumun, bir sonraki kompleks, daha iyi, daha üst duruma geliştiğini belirten anlamı; en az karşılığını ‘Evrim Teorisi’nde, özellikle materyalist Evrim Teorisi’nde bulur. Hegel gibi idealist filozoflar, Tanrısal zihni gelişmenin arkasına koydukları için ‘evrimi’ -neden sürekli gelişme olduğunu- temellendirebiliyorlardı. Nitekim Evrim Teorisi’ni savunan 20. yüzyılın Süreç Felsefecileri de –Hegel ile önemli benzerlikleri vardır (önemli ayrılıklarına rağmen)- evrimin, gelişme yönünde ilerleyen sürecini, Tanrı’nın bu yöndeki iradesiyle temellendirmeye çalıştılar. Marx’ın materyalist tarih anlayışında ise kapitalizm, sosyalizm ve komünizm gibi aşamaların insanların ekonomik ilişkileri sonucu oluşması ve bir kez bir aşamaya gelinince geriye dönülmemesi insan bilinci ve iradesiyle açıklanabilir. Fakat materyalist bir yaklaşımla Evrim Teorisi savunulunca, her ne kadar doğal seleksiyon gibi mekanizmalar olsa da, gelişmek ‘evrim’in bir yasası olmaktan çıkar. Basit tekhücreliden kompleks canlıların oluşması Evrim Teorisi ile savunulur, ama birçok materyalist evrimci, bu süreci tesadüfi buldukları için canlıların daha basitlerinin daha komplekslerden de oluşabileceğini söylemişlerdir. Materyalist Evrim Teorisi anlayışlarını savunanların birçoğu, ‘tek yönlü gelişmeci evrime’ felsefeleri gereği karşı çıkmaları gerektiğini görmüşler ve karşı çıkmışlardır. Evrim Teorisi’ndeki tek yönlü ve gelişmeci süreci reddetmek, aslında ‘evrim’ kavramının gelişmeyi vurgulayan anlamını reddetmektir. Bu yüzden materyalist Evrim Teorisi savunucularında, ‘evrim’ kavramı, Hegel gibi felsefecilerde olduğu gibi genel ve mutlak bir yasa olamaz.

Hegel ile aynı dönemde yaşamış ve Hegel’den birkaç yaş küçük Schelling, ‘evrim’ merkezli doğa felsefesini Hegel’den önce ileri sürmüştür. Schelling, doğanın ancak süregelmekte olan gelişimle anlaşılabileceğini söyledi. Doğa başta cansızdı, sonra bitki, sonra hayvan, sonunda insan zihni şeklinde bu birlik -doğa- kendini gösterdi.[200] Doğadaki gelişme aşama aşama gerçekleşir ve bu süreç ancak Tanrı ile anlaşılabilir.[201] Ünlü tarihçilerden Arthur Lovejoy’a göre felsefeye ilk olarak ‘evrimci metafizik’, daha doğrusu ‘evrilen Tanrı’ anlayışı Schelling ile girmiştir. Bu Tanrı, evrenle birdir (monizm) ve nihai aşamada tam anlamıyla anlaşılır olacaktır. Schelling, filozof Jacobi ile tartışmasında Tanrı’nın hem ilk hem son hem Alfa hem Omega olduğunu söyleyerek ‘evrilen Tanrı’ anlayışı ile Tanrı’nın mükemmelliğini uzlaştırmaya çalışmıştır.[202] Schelling, bilim alanında önemli bir katkısı olmasa da Goethe gibi biyoloji alanında da önemli izleri olan birini etkilemesi;[203]Burdach, Oken, Carus, Oersted, Steffens, G. H. Schubert gibi natüralistlerin yetişmesine katkısının olması ve metafizik ile bilimin kaynaşmasını sağlayan doğa felsefesiyle felsefe açısından olduğu kadar bilim açısından da önemlidir.[204]

Hegel’in etkisi Schelling’inkinden çok daha büyük olmuştur. Hegel’in felsefesinde de ‘evrim’ çok merkezi bir role sahipti; fakat artık burada doğanın evrimi değil, insanlık tarihinin evrimi merkezdeydi. Bu evrimi gerçekleştiren; Hegel’in, kimi zaman Mutlak, kimi zaman Tin (Geist), kimi zaman Akıl dediği Tanrı’dır. Hegel’de varlık ile mantıksal olan ve Tanrısal doğa ile insansal doğa aynıdır; bu yüzden Hegel’in bilgi teorisinde ‘Tin’ bilinç ile bilinebilir.[205]

Görülüyor ki Hegel, insan aklını, sübjektif bir yargılayıcı olarak değil, objektif gerçekliğin bir kavrayıcısı olarak görmektedir. O, Kant’ın gerçekliğin bilinemeyeceği, yalnızca fenomenin bilinebileceği düşüncesine karşı çıkar:[206] Kategoriler, Kant’ın sandığı gibi sadece varlık üzerine düşünmeye değil, aynı zamanda varlığı kavramaya yararlar; çünkü varlık ile özdeştirler. Düşünce kalıbına giren formlar Tanrısal yaratmanın aşamalarıdır.[207] Tanrısal yaratma evrimsel bir süreç içinde ortaya çıkar. Hegel’in felsefesinde Tanrı evrene içkin olup, tarihin evrimsel sürecinde kendini gerçekleştirir.[208] Hegel’de, Schelling’de olduğu gibi evrene içkin bir gayesellik fikri vardır.

‘Evrim’ ile ‘Evrim Teorisi’nin ayırt edilmesi önemlidir ama bunun yanında felsefelerinde ‘evrim’ kavramına merkezi bir rol verenlerin, Evrim Teorisi’ni daha kolay kabul edebildikleri de göz önünde bulundurulmalıdır. Örneğin Ernst Mayr, Almanya’daki doğa felsefecilerinin evrimci yaklaşımlarının; Darwin’in Evrim Teorisi’nin Almanya’da, diğer ülkelerde olduğundan daha kolay bir şekilde kabul edilmesini sağladığını söyler.[209] Ayrıca bu evrimci idealist bakış açısı, biyolojide canlının özelliklerinin baştan oluştuğunu söyleyen önoluşumcu görüşe karşı canlının embriyodaki evrimsel aşamalarda oluştuğunu söyleyen sıralıoluşumcu görüşün, Wolff ve Von Baer gibi önemli biyologlarca savunulmasına da etki etmiştir.[210] Daha sonra bu gelişmeler, insan embriyosundaki gelişmeleri, dünya tarihi içindeki canlılığın gelişmesinin bir özeti olarak gören anlayışın (yinelemeli oluş;recapitulation) ortaya çıkmasında da etkili oldu. Ayrıca, evrimci idealist doğa felsefecileri, Evrim Teorisi ortaya konduktan sonra ‘Tanrı’nın yönlendirdiği gayesel bir Evrim Teorisi’ni’ savunanlara ilham kaynağı olmuşlardır.


[1] Erik Nordenskiöld, The History of Biology, çev: L. Bucknall Eyre, Tudor Publishing Co. New York (1920), s. 5.

[2] Jean Theodorides, Biyoloji Tarihi, çev: Teoman Tunçdoğan, İletişim Yayınları, İstanbul (1995), s. 10.

[3] Charles Singer, A Short History of Anatomy and Physiology from The Greeks to Harvey, Dover Publication, New York (1956), s. 5.

[4] Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 6.

[5] Jean Theodorides, Biyoloji Tarihi, s. 8-9.

[6] A. Osman Gürel, Doğa Bilimleri Tarihi, İmge Kitabevi, Ankara (2001), s. 59-60.

[7] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, The Belknap Press of Harvard University Press, Cambridge (1982),  s. 301-302.

[8] Fairfield Osborn, From the Greeks to Darwin, Macmillan and Co., USA (1899), s. 33-35.

[9] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 302.

[10] Friedrich Albert Lange, Materyalizmin Tarihi ve Günümüzdeki Anlamının Eleştirisi 1, çev: Ahmet Arslan, Sosyal Yayınları, İstanbul (1998), s. 52.

[11] Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 13.

[12] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 86-87, 303.

[13] Arda Denkel, İlkçağda Doğa Felsefeleri, Özne Yayınları, İstanbul (1998), s. 54.

[14] Friedrich Albert Lange, Materyalizmin Tarihi ve Günümüzdeki Anlamının Eleştirisi 1, s. 41.

[15] Tektanrıcılık anlayışının daha doğru ifadesi “monoteizm”dir. Fakat bu kitapta, daha yaygın olarak kullanılan “teizm” ifadesi aynı anlamda kullanılmıştır.

[16] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 306.

[17]Arda Denkel, İlkçağda Doğa Felsefeleri, s. 69-70.

[18] F. S. Bodenheimer, The History of Biology: An IntroductionDawson and Sons Ltd, London (1958), s. 162-163.

[19] Stephen Jay Gould, Full House The Spread of Excellence From Plato to Darwin, Three Rivers Press, New York (1995), s. 40.

[20] Ahmet Cevizci, Paradigma Felsefe Sözlüğüs. 724.

[21] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 87.

[22] Platon, Devlet, çev: Sabahattin Eyüboğlu – M. Ali Cimcoz, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul (2000), s. 193-194.

[23] Stephen Jay Gould, Full House the Spread of Excellence from Plato to Darwin, s. 41.

[24] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 304.

[25] Teoman Duralı, Biyoloji Felsefesi, Akçağ Yayınları, Ankara (1992),  s. 60.

[26] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 305.

[27] Ernst Mayr, Toward A  New Philosophy of Biology, Harvard University Press, Cambridge (1988),s. 15.

[28] Martin Heidegger, Nietsche’nin Tanrı Öldü Sözü, çev: Levent Özşor, Asa Kitabevi, (2001), s. 18.

[29] F. S. Bodenheimer, The History of Biology an Introductions. 18.

[30] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 88.

[31] Aristoteles, Metafizik, çev: Ahmet Arslan, Sosyal Yayınları, İstanbul (1996), s. 108-116.

[32] Alfred Weber, Felsefe Tarihi, çev: H. Vehbi Eralp, Sosyal Yayınları, İstanbul (1998), s. 70.

[33] Marc Ereshefsky, Species and The Linnaean Hierarchy, (ed: Robert A. Wilson, ‘Species’ içinde) MIT Press, Cambridge (1998), s. 287.

[34] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thoughts. 87.

[35] F. S. Bodenheimer, The History of Biology an Introductions. 21.

[36] Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 37.

[37] L. P. Coonen, Evolution of Method in Biology, s. 12-13.

[38] Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 39.

[39] Teoman Duralı, Aristoteles’te Bilim ve Canlılar Sorunu, Çantay Kitabevi, İstanbul (1995), s. 124.

[40] Teoman Duralı, Aristoteles’te Bilim ve Canlılar Sorunus. 154-155.

[41] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thoughts. 306.

[42] Aristoteles, Fizik, çev: Saffet Babür, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul (2001), s. 81.

[43]Aristoteles, Fiziks. 71-93; Bryan Magee, Felsefenin Öyküsüs. 36.

[44] Michael Ruse, Philosophy of  Biology, s. 16.

[45] Francisco J. Ayala, Teleological Explanations, ed: Theodosius Dobzhansky, W. H. Freeman and Company, (1977), s. 497-504.

[46] Teoman Duralı, Biyoloji Felsefesis. 64.

[47] Ernst Mayr, Toward A  New Philosophy of Biologys. 45.

[48] C. S. Pittendrigh, Adaptation, Natural Selection and Behavior, Roe and Simpson, (1958), s. 394.; Aktaran: Ernst Mayr, Toward A New Philosophy of Biology, s. 47.

[49] Ernst Mayr, Toward A  New Philosophy of Biologys. 44-51.

[50] Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 45.

[51] F. S. Bodenheimer, The History of Biology an Introductions. 92-93.

[52] Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 51.

[53] Charles Singer, A Short History of Anatomy and Physiology from the Greeks to Harveys. 31.

[54] Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 52.

[55] Jean Theodorides, Biyoloji Tarihi, s. 19.

[56] Jean Theodorides, Biyoloji Tarihi, s. 18.

[57] F. S. Bodenheimer, The History of Biology an Introductions. 95-96.

[58] İlhan Kutluer, İlim ve Hikmetin Aydınlığında, İz Yayıncılık, İstanbul (2004), s. 100.

[59] George Sarton, Introduction to the History of Science, London (1962), s. 520, 543, 619, 693, 738; Aktaran: İlhan Kutluer, İlim ve Hikmetin Aydınlığında, s. 100.

[60] Bekir Karlığa, İslam Düşüncesinin Batı Düşüncesine Etkileri, Litera Yayıncılık, İstanbul (2004), s. 211.

[61] Seyyid Hüseyin Nasr, İslam ve İlim, çev: İlhan Kutluer, İnsan Yayınları, İstanbul (1989), s. 159.

[62] İlhan Kutluer, İlim ve Hikmetin Aydınlığındas. 101.

[63] İrfan Yılmaz ve diğerleri, İlim ve Din, Nil Yayınları,  İzmir (1998), s. 200.

[64] Seyyid Hüseyin Nasr, İslam ve İlims. 62.

[65] Bekir Karlığa, İslam Düşüncesinde Canlı Varlık Anlayışı, ‘Cogito Dergisi sayı 32’, Yapı ve Kredi Yayınları, İstanbul (2002), s. 126; Sure İsimleri: 2-Bakara (İnek); 6-Enam (Davar); 16-Nahl (Arı); 27-Neml (Karınca); 29-Ankebut (Örümcek); 105-Fil (Fil).

[66] Seyyid Hüseyin Nasr, İslam ve İlims. 56.

[67] İsmail Yakıt-Nejdet Durak, İslam’da Bilim Tarihi, Tuğra Matbaası, Isparta (2002), s. 155.

[68] Singrid Hunke, Allah’ın Güneşi Avrupa’nın Üzerinde, çev: Hayrullah Örs, Altın Kitaplar, İstanbul (2001), s. 83.

[69] Bekir Karlığa, İslam Düşüncesinin Batı Düşüncesine Etkileri, s. 35-47.

[70] İlhan Kutluer, İlim ve Hikmetin Aydınlığındas. 102.

[71] David C. Lindberg, The Beginning of Western Science, Chicago (1992), s. 175, 203-206, 213; Aktaran: İlhan Kutluer, İlim ve Hikmetin Aydınlığında, s. 105.

[72] Charles Singer, A Short History of Anatomy and Physiology from the Greeks to Harveys. 79.

[73] Bekir Karlığa, İslam Düşüncesinin Batı Düşüncesine Etkileri, s. 334.

[74] Hilmi Ziya Ülken, Varlık ve OluşAnkara Üniversitesi Basımevi, Ankara (1968), s. 378.

[75] Mehmed Bayrakdar, İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi, Kitabiyat, Ankara (2001),  s. 70.

[76] Mehmed Bayrakdar, İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi, s. 66.

[77] Mehmed Bayrakdar, İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi, s. 70.

[78] İrfan Yılmaz ve Diğerleri, İlim ve Din, s. 220.

[79] Mehmed Bayrakdar, İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi, s. 91-98.

[80] Mehmed Bayrakdar, İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi, s. 130.

[81] İsmail Yakıt, Darwin’den Önce İslam Düşünürlerinde Evrimle İlgili Fikirler, Felsefe Arşivi, Sayı 24, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Basımevi, İstanbul (1984), s. 120.

[82] Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 76.

[83] Bekir Karlığa, İslam Düşüncesinin Batı Düşüncesine Etkileri, s. 193-194.

[84] Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 78.

[85] F. S. Bodenheimer, The History of Biology an Introductions. 101.

[86] Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 79-80.

[87] Bryan Maage, Felsefenin Öyküsü, s. 58.

[88] John Hedley Brooke, Science and Religion, Cambridge University Press, Cambridge (1991), s. 58-59.

[89] Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 81.

[90] James T. Cushing, Fizikte Felsefi Kavramlar, s. 91-92.

[91] Nicolaus Copernicus, Gökcisimlerinin Dönüşleri Üzerine, çev: Saffet Babür, Yapı ve Kredi Yayınları, İstanbul (2002), s. 8-9.

[92] James T. Cushing, Fizikte Felsefi Kavramlar, s. 100-101.

[93] Alfred W. Crosby, The Measure of Reality, Cambridge University Press, Cambridge (1998), s. 126.

[94] Hall Hellman, Büyük Çekişmeler, çev: Füsun Baytok, TÜBİTAK Yayınları, İstanbul (2001), s. 6-10.

[95] Caner Taslaman, Big Bang ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, İstanbul (2003), s. 24.

[96] James T. Cushing, Fizikte Felsefi Kavramlar, s. 111-115.

[97] Jean Theodorides, Biyoloji Tarihi, s. 29-30.

[98] Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 117.

[99] John D. Barrow-Frank J. Tipler, The Anthropic Cosmological Principle, Oxford University Press, Oxford (1996),  s. 52-53.

[100] Rene Descartes, Aklın Yönetimi İçin Kurallar, çev: Müntekim Ökmen, Sosyal Yayınları, İstanbul (1999), s. 20-24.

[101] Rene Descartes, Metod Üzerine Konuşma, çev: K.Sahir Sel, Sosyal Yayınları, İstanbul (1984), s. 22.

[102] Rene Descartes, Meditasyonlar, çev: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul (1996), s.154-168.

[103] Rene Descartes, Meditasyonlar, s. 169-176.

[104] Rene Descartes, Metod Üzerine Konuşmas. 44.

[105] Ernst Mayr, Toward A  New Philosophy of Biologys. 45.

[106] Francisco J. Ayala, Teleological Explanationss. 497-504.

[107] John Cottingham, Descartes Sözlüğü, çev: Bülent Gözkan ve Diğerleri, Sarmal Yayınevi, İstanbul (1996), s. 96.

[108] Werner Heisenberg, Fizik ve Felsefe, çev: M. Yılmaz Öner, Belge Yayınları, İstanbul (2000), s. 62.

[109] Rene Descartes, Metod Üzerine Konuşmas. 46.

[110] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 97-98.

[111] Teoman Duralı, Canlılar Sorununa Giriş, Remzi Kitabevi, İstanbul (1987), s. 61-62.

[112] Henri Bergson, Yaratıcı Tekamül, çev: Şekip Tunç, Milli Eğitim Basımevi, 2. Baskı,  İstanbul, (1986), s. 181-242.

[113] Karl Volander, Felsefe Tarihi, çev: Mehmet İzzet ve Diğerleri, İz Yayıncılık, İstanbul, (2004), s. 431.

[114] George B. Dyson, Darwin Among The Machines, Addison-Wesley Publishing, Massachusetts (1997), s. 50-51.

[115] Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 128.

[116] G. W. LeibnizMonadoloji, s. 20.

[117] G. W. LeibnizMonadoloji, s. 2.

[118] G. W. Leibniz, Monadoloji, s. 9-11.

[119] Caner Taslaman, Big Bang ve Tanrıs. 25.

[120] John D. Barrow, Theories of Everything, Clarendon Press, Oxford (1991), s. 124.

[121] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 96.

[122] James Jeans, Fizik ve Filozofi, çev: Avni Refik Bekman, Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Yayınları, İstanbul (1950), s. 118.

[123] John D. Barrow-Frank J. Tipler, The Anthropic Cosmological Principle, s. 60.

[124] Necip Taylan, Düşünce Tarihinde Tanrı Sorunu , s. 72.

[125] David Hume, Din Üstüne, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara (1995), s. 170.

[126] David Hume, Din Üstüne, s. 172.

[127] Albert Einstein, Remarks on Russell’s Theory of Knowledge, (ed: Paul Arthur Schilpp, ‘The Philosophy of Bertrand Russell’ kitabının içinde) Tudor, New York, (1994), s. 289.

[128] Ernst C. Mossner, Hume ve Söyleşiler’in Kanıtı, çev: Mete Tunçay, (D. Hume, ‘Din Üstüne’ içinde) İmge Kitabevi Yayınları, Ankara (1995),  s. 103-105.

[129] David Hume, Din Üstüne, s. 174-175.

[130] John D. Barrow-Frank J. Tipler, The Anthropic Cosmological Principle, s. 70.

[131] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, çev: Aziz Yardımlı İdea, İstanbul (1993), s. 287-308.

[132] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, s. 301-302.

[133] Immanuel Kant, Evrensel Doğa Tarihi ve Gökler Kuramı, çev: Seçkin Selvi, Sarmal, İstanbul,  s. 38-39.

[134] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 339.

[135] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, s. 302-304.

[136] Immanuel Kant, Yargı Gücünün Eleştirisi, çev: Nejat Bozkurt, (‘Seçilmiş Yazılar’ içinde) Remzi Kitabevi, İstanbul (1984), s. 120-133.

[137] Copleston, A History of Philosophy Cilt 7, Burns and Dates, Wellvood (1999), s. 373-374.

[138] Immanuel Kant, Pratik Usun Eleştirisi, çev: Zeki Eyuboğlu, Say Yayınları, İstanbul (2001), s. 164-167.

[139] Copleston, A History of Philosophy Cilt 7, s. 378-379.

[140] John D. Barrow-Frank J. Tipler, The Anthropic Cosmological Principle, s. 76.

[141] James Rachels, Created from Animals, Oxford University Press, Oxford (1990), s. 116-117.

[142] John D. Barrow-Frank J. Tipler, The Anthropic Cosmological Princple, s. 76-77.

[143] John D. Barrow-Frank J. Tipler, The Anthropic Cosmological Principle, s. 28-29.

[144] William Paley, Natural Theology, (ed: Michael Ruse, ‘Philosophy of Biology’ içinde), Prentice Hall, New Jersey (1989), s. 36.

[145] Micheal Denton, Evolution A Theory in Crisis, Adler and Adler, Wisconsin (1996), s. 340-341.

[146] William Paley, Natural Theology, s. 39.

[147] William Paley, Natural Theology, s. 39.

[148] John D. Barrow-Frank J. Tipler, The Anthropic Cosmological Principle, s. 80.

[149] Richard Dawkins, Kör Saatçi, çev: Feryal Halatçı, Tübitak, Ankara (2002), s. 7-8.

[150] Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 158-159.

[151] F. S. Bodenheimer, The History of Biology an Introductions. 109.

[152] Jean Theodorides, Biyoloji Tarihi, s. 30.

[153] Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 158.

[154] G. W. Leibniz, Philosophical Papers and Letters, ed: Leroy Leomker, Reidel, (1969), s. 566; Aktaran: Catherine Wilson, The Invisible World Early Modern Philosophy and the Invention of the Microscope, Princeton University Press, Princeton (1995), s. 181.

[155] Nicolas Malebranche, The Search After Truth, çev: Thomas M. Lennon- Paul Olscamp, Ohio State University Press, Ohio (1980) ; Aktaran: Catherine Wilson, The Invisible World Early Modern Philosophy and The Invention of The Microscopes. 185.

[156] Catherine Wilson, The Invisible World Early Modern Philosophy and the Invention of The Microscopes. 178.

[157] Elizabeth Gasking, Investigations into Generations, Hutchinson and Co Publishers, London (1967),   s. 18.

[158] Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 430.

[159] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 321.

[160] F. S. Bodenheimer, The History of Biology an Introductions. 122.

[161] Jean Theodorides, Biyoloji Tarihi, s. 52.

[162] F. S. Bodenheimer, The History of Biology an Introductions. 123-124.

[163] F. S. Bodenheimer, The History of Biology an Introductions. 62.

[164] Stephen Jay Gould, Darwin ve Sonrası, s. 20.

[165] Teoman Duralı, Canlılar Sorununa Girişs. 60.

[166] Elizabeth Gasking, Investigations into Generations, s. 63.

[167] Catherine Wilson, The Invisible World Early Modern Philosophy and the Invention of The Microscope, s. 173.

[168] Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 433-434.

[169] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 582.

[170] Bertrand Russell, Bilim ve Din, çev: Hilmi Yavuz, Cem Yayınevi, İstanbul (1999), s. 35.

[171] Stephen Jay Gould, Eight Little Piggies: Reflections in Natural History, Penguin Books, London, (1993).; Aktaran: David Oldroydİnsan Düşüncesinde Yerküre, çev: Ülkün Tansel, Tübitak, Ankara (2004), s. 75-76.

[172] David Oldroydİnsan Düşüncesinde Yerküres. 80.

[173] Jean Theodorides, Biyoloji Tarihi, s. 40.

[174] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 139.

[175] Peter J. Bowler, Evolution the History of an Idea, University of California Press, Los Angeles (1984), s. 60.

[176] Stephen W. Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, çev: Sabit Say-Murat Uraz, Doğan Kitapçılık, İstanbul (1998), s. 183.

[177] Fairfield Osborn, From The Greeks to Darwin, s. 129.

[178] Ernst Mayr, Toward A  New Philosophy of Biologys. 177.

[179] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 341.

[180] Peter J. Bowler, Evolution the History of an Ideas. 60.

[181] Marc Ereshefsky, Species and the Linnean Hierarchy, s. 287.

[182] Ernst Mayr, Toward A  New Philosophy of Biologys. 345.

[183] Stephen Jay Gould, Full House the Spread of Excellence from Plato to Darwins. 39.

[184] Scott Atran, The Universal Primacy of Generic in Folkbiological Taxonomy, (ed: Robert Wilson, ‘Species’ içinde) MIT Press, Cambridge (1999), s. 231-261.

[185] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 172.

[186] Peter J. Bowler, Evolution The History of an Ideas. 256.

[187] Fairfield Osborn, From The Greeks to Darwin, s. 130.

[188] Fairfield Osborn, From The Greeks to Darwin, s. 130-131.

[189] Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 222.

[190] Peter J. Bowler, Evolution The History of an Ideas. 68.

[191] Ernst Mayr, Toward A  New Philosophy of Biologys. 340.

[192] Peter J. Bowler, Evolution The History of an Ideas. 71.

[193] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 333.

[194] Fairfield Osborn, From The Greeks to Darwin, s. 117.

[195] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 333.

[196] David Oldroydİnsan Düşüncesinde Yerküres. 137-140.

[197] Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 224.

[198] Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 226-227.

[199] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 331-332.

[200] Bryan Maage, Felsefenin Öyküsü, s. 156-157.

[201] Schelling, System of Transcendental Idealism.

[202] Arthur O. Lovejoy, The Great Chain of Being.

[203] Erik Nordenskiöld, The History of Biology, s. 278-279.

[204] Alfred Weber, Felsefe Tarihi, s. 344.

[205] Hegel, Tinin Görüngübilimi, çev: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul (2004), s. 36.

[206] Hegel, Felsefe Tarihi Dersleri, çev: Nejat Bozkurt, (‘Seçilmiş Parçalar’ içinde) Remzi Kitabevi, İstanbul (1986), s. 189-190.

[207] Hegel, Mantık Bilimi, çev: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul (2004), s. 73-92.

[208] Hegel, Tinin Görüngübilimis. 515-516.

[209] Ernst Mayr, The Growth of Biological Thought, s. 387-388.

[210] Howard Adelmann, Marcello Malpighi and The Evolution of Embryology, Cornell University Press, New York (1966).; Aktaran:  Peter J. Bowler, Evolution The History of an Ideas. 101.


ziyaretçinin IP adresini gösterir:54.161.200.170 ziyaretçinin tarayıcısının ne olduğunu gösterir: CCBot/2.0 (http://commoncrawl.org/faq/) ziyaretçinin hangi alt sayfada olduğunu gösterir: //hasanorenmaden.tr.gg/G%26%23304%3BR%26%23304%3B%26%23350%3B-.-.htm alt sayfanın başlığını gösterir: GİRİŞ. en son görülen web sitesinin alanını gösteren haneyi gösterir (für frame yönlendirmesi mevcut olan sayfalarda etkilidir: sayfanın bugünkü tıklanma sayısını gösterir: 71 sayfanın bugünkü ziyaretçi sayısını gösterir: 7 sayfanın toplam tıklanma sayısını gösterir: 241495 sayfanın toplam ziyaretçi sayısını gösterir: 87605 ziyaretçinin bulunduğu "ülke kodunu" gösterir. Almanya'da bulunan bir ziyaretçinin "ülke kodu" mesela "de"dir: us ziyaretçinin bulunduğu ülkenin büyük boy bir resmini gösterir.: us Copy and WIN : http://ow.ly/KNICZ