Materyalistlerin en ısrarlı iddialarından biri, evrenin sonsuzdan beri var olduğu ve sonsuza kadar da varolacağı düşüncesidir. Bu sonsuzluk iddiasından hareketle de, evrende amaçsal bir yapının olmadığı ve evrenin tesadüfen oluştuğu gibi bir iddiada bulunmaktadırlar. Bu noktada kendilerine şu sorunun sorulması gerekmektedir : Bu evren nasıl ve nereden ortaya çıkmıştır?

Bu sorunun iki cevabı vardır. Birincisi materyalistlerin savundukları gibi, evren sonsuzdan beri mevcuttur. İkincisi ise teistlerin savundukları üzere, evren belirli bir süre önce yaratılmıştır. Modern bilimsel verilerin ortaya koyduğu gerçekler, evrenin hayranlık verecek şekilde hassas değerler sonucu meydana geldiğini göstermektedir. “Araştırmalar evrenin derinliklerine doğru ilerledikçe ve evrenin daha ilk aşamaları daha fazla bilinir hale gelince, sadece dünyanın etrafındaki güneş sistemi içinde veya Samanyolu galaksisinde değil, evrenin büyük patlama ile başlayan ilk saniyelerinden beri her anında çok hassasça ayarlanmış kritik bir düzenin olduğunun ortaya çıkması, rastlantısallığa dayalı iddiaları, inanılması çok zor bir duruma düşürmüş gibi gözükmektedir. Evrenin hem ezeli değil zaman içinde var olmuş olması, hem de var oluşunun başından beri canlı hayatın oluşumu ve yaşaması ile yakından ilişkili, hatta doğrudan bağlantılı bir çok farklı unsurun ve özelliğin, çok hassas dengeler ve düzenler içinde gelişimini sürdürmekte oluşu, insanın evrende rastgele bir kaynaktan tesadüfen ortaya çıkmış, evrenin kalan kısmından izole olmuş, yalnız ve yabancı bir çingene gibi olduğu iddiasının, ne bilimsellik ve nesnellik ve ne de felsefilik ve rasyonellik adına savunulabilecek fazla kesinlik ve hatta ihtimaliyet değeri taşımadığını göstermektedir”.[68]

Evrenin oluşumunun ilk anlarının ortaya konulmaya çalışıldığı İlk Üç Dakika adlı eserin yazarı ünlü fizikçi Steven Weinberg, bu kitabın girişinde şu ifadeleri kullanmaktadır: “ İlk saniyenin ya da ilk dakikanın, ya da ilk yılın sonunda evrenin neye benzediğini söyleyebilmek müthiş bir şeydir. Bir fizikçi için, işleri sayılara dökebilmek, falanca zamanda evrenin sıcaklığı, yoğunluğu ve kimyasal bileşimi filanca değerlerdeydi diyebilmek keyif vericidir. Doğru, tüm bunlardan kesin olarak emin değiliz; ama artık bu tür şeylerden söz edebilmemiz heyecan vericidir.”[69]

Evrenin başlangıcı  kadar zamanın başlangıcı da üzerinde oldukça düşünülmüş konulardandır. Einstein’ın ortaya koyduğu İzafiyet Teorisi zamanın mutlak olmadığını ve onun hız ve çekim gücü gibi değişkenlerden etkilendiğini gösterdi. Bu teori, uzayı, hareketi ve zamanı birbirine bağladı ve uzayla hareketin olmadığı bir ortamda zamanın da olamayacağını gösterdi. 1970 yılında Stephan Hawking, Roger Penrouse ile birlikte Einstein’ın formüllerinin ortaya koyduğu evrenin zaman içinde bir başlangıcı olduğunu, bir kez daha ispatladılar.[70] Paul Davies, zamanın başlangıcı ile ilgili şöyle söylemektedir: “ Bu sonucun önemi göz ardı edilmemelidir. Bir çok kişi şöyle bir soru sormaktadır: Büyük Patlama nerede gerçekleşti? Patlama, uzayın bir noktasında oluşmadı. Uzayın kendisi Büyük Patlama ile oluştu. Benzer bir soru üzerine de aynı güçlük gözükmektedir: Büyük Patlama’dan önce ne oluyordu? Cevap, “öncesi yoktur” şeklindedir. Zamanın kendisi Büyük Patlama ile başladı.”[71]

“Big Bang olayının ilk saniyelerinde neler olup bittiği de bilimsel olarak ispatlanmıştır. Parçacık Fiziği’nde son yıllarda görülen hızlı gelişmeler, sonucunda atom altı parçacıkların nasıl ortaya çıktığı konusunda laboratuvarlarda benzer şartlar düzenlenmesi suretiyle bazı açıklamalar getirmiştir. Buna göre çok yüksek sıcaklık değerleri altında; elektron, proton, nötron ve nötrinoların fotonlarla birlikte nasıl bir reaksiyona girdikleri ve reaksiyon sırasında nasıl davrandıkları görülmüştür. Atomların, daha sonra da moleküllerin ve nihayet moleküllerden de maddenin nasıl yaratıldığı saniye dilimleri arasında aşama aşama anlaşılmıştır. Big Bang’ten önce hiçbir şey yoktu. Madde yoktu, enerji yoktu, uzay yoktu…zaman yoktu, mekân da yoktu. Bu ‘yok’ ifadesini insan zihninin tam olarak kavraması çok zordur. Çünkü ‘yok’ luk, ancak ‘var’ lığa göre tanımlanan bir kavramdır. Yok’luğu tarif edecek bir kelime, onu belirleyecek bir sıfat da yoktur. Yokluğu matematikteki sıfır kavramı ile de tanımlamak imkânsızdır. Sıfır, var olmayan bir kemiyetin (nitelik) adıdır. Yoklukta nitelik ve nicelik de olmadığından sıfır kavramı da kullanılmaz. Bu durumda, Big Bang’ten ‘önceki zamanda’ neler olduğu sorusu, mantık dışıdır. Çünkü zaman da Big Bang ile yaratılmıştır. Maddenin yaratılmaya başladığı ‘an’ zamanın da yaratıldığı ‘an’ dır. Evrenin yaşı 15 milyar yıl ise, “30 milyar yıl önce ne vardı?” sorusu hiç anlamı olmayan bir soruşturmadır. Çünkü, 30 milyar yıl önce ‘zaman’ yoktu ki, ‘ne vardı’ sorusuna bir cevap arayalım.”[72] David Darling, Derin Zaman (Deep Time) isimli eserinin başlangıç bölümünde âdetâ bir şiir gibi, şu satırlara yer vermektedir: “Zaman yoktu, uzay yoktu.. Madde ve enerji de yoktu.. Hiçbir şey yoktu.. En küçük bir nokta, boşluk bile yoktu. Bu yokluktan küçücük, olağan üstü bir kıpırtı belirdi.. Ufacık bir titreme.. Hafif bir dalgalanma, belli belirsiz bir girdap.. Bu kozmik kutunun kapağı açıldı ve altından yaratılış mucizesinin filizleri belirdi…

A-İNSANIN EVRENDEKİ YERİ

“Bilimsel çözümlemeye açık uçsuz bucaksız bir laboratuvardır evren. Hızlandırıcılar onun geçmişteki davranışlarını simüle etmemizi, teleskop ise bugün vardığı noktayı görmemizi sağlar. Yüksek enerji fiziği kimi işaretler bırakmış olan ve izleri bugünkü evreni biçimlendiren geçmiş olayların varlığını saptamamıza olanak tanımıştır. Bilimsel araştırmaların büyüleyici bir dönemini yaşıyoruz: Mikrofizik ve  astrofizik evrenin geçmişini araştırmak üzere birleşiyorlar. Bu iki tür sonsuzluğun ortasında insan nereden geldiğini anlamaya çalışıyor. Evrenin evrimi sırasında ortaya çıkan milyarlarca sinir hücresi kendi tarihini yeniden oluşturmak için çalışmaya koyuluyor”. Tanrı, tanım icabı sınırsız kudretli olup akıllı yaşamı üretebilecek bir evreni yaratabilecek bir güce sahiptir, fakat bunu yapmasının sebebi nedir? Akıllı yaşam ile ilgili en değerli özellik onun zihinsel bir hayat olmasıdır. İnsanlar duyum, düşünce, amaç, arzu ve inanç dolu bir zihinsel hayata sahiptir. Renkleri, kokuları hisleri takdir edecek duyumlara sahip varlıkların olması iyi bir şeydir. Tanrı tanım icabı iyi olup insanları ve diğer varlıları dünyaya getirmek için pek çok sebebe sahiptir.

Şu ana kadar hep evrendeki düzenin biyolojik yaşamı oluşturmak için tertiplendiği konusu araştırıldı. Ancak neden bu tertibin insan yaşamını üretmesi gerektiği hususu irdelenmedi. Yaşamı destekleyen fiziksel parametrelerin olması, biyolojik yaşamın oluşmasının amaçlandığını gösterir. Bu biyoloji-merkezli bir (biocentric) yaklaşımdır. Kopernik ile değişen “insan, evrenin merkezidir” görüşü, Brandon Carter’ın AP’ı tanımlayıp, insanın evrenin yapısal düzenlemesinde olması gerektiğini söylemesiyle insanı yine eski yerine oturtmuştur. Antropik Prensibin sebep olduğu sorulardan biri de; ‘Tanrı baştan beri mi yoksa sonradan mı insanı yaratmaya karar verdi?’ şeklindedir. Yani, “İnsanın varlığına baştan beri mi niyetlenildi?” Bu konuda sadece evrimin tasarlanıp, şans eseri oluştuğumuzu; ya da her şeye gücü yeten tarafından bir niyet olduğumuz iddia edilir. Her ikisi de, Tanrı’nın varlığını kabul eder; ancak arada bir fark vardır: Birincisi Tanrı’nın sadece evrimi düzenleyip insanın bu olaylar dizisi sonucu önceden belirlenmeden oluştuğunu kabul ederken, diğeri her şeyin baştan beri belli olduğunu söyler. Birincisi sadece biyoloji-merkezli görüşü kabul eder ve Tanrı’nın kasıtlı olarak işe karıştığını kabul eder. Diğeri ise Antropik görüştür ve insanın zorunlulukla Kutsal Güç tarafından yaratıldığını savunur. Harvard Üniversitesi’nden  paleontolog Stephan Jay Gould, evrimde iki yöne de gidebilecek bir çok ayrım noktası olduğunu ve bunun evrim sürecinin bir güce bağlı olduğunu kanıtladığını söyler.

Oxford Üniversitesi’nden filozof  Keith Ward da, evrenin oluşum aşamalarında doğru yolu seçmesinin (sonsuz bir olasılık arasından) Akıllı bir tertip fikrini verdiğini söyler. Ancak bu noktada da: “Tanrı her ayrım noktasında mı, yoksa başlangıçta mı yaratıcı etkisini kullandı?” sorusunun sorulabileceğini söyler. Bu görüşten anlaşılabileceği gibi evrendeki aşamaların birbirine bağlılığı, insancı evren fikrini çürütmez, aksine onu destekler. Evrenin akıllıca tertip edildiğini kabul eden, bunun ne için tertip edildiğini de sormalıdır. Bu nedenle biyoloji-merkezli ya da insan-merkezli (antropocentric) bir dünyada yaşadığımız sorulmalıdır. Burada her canlının içsel değeri sorusu ortaya çıkar. Tüm hayvanların da, bitkilerin de içsel değeri vardır. Tüm evrenin yalnız insanlık için yaratıldığını anlamak zordur. Biyoloji-merkezli dünyada risk vardır. Çünkü bu evrim süreci sonucu insanın çıkıp çıkmayacağı belli değildir. Evrende insanın ve diğer canlıların çıkması için gerekli koşullar aynı olduğu için biyoloji-merkezli ilke insan-merkezli ilkeyi de içerir. Yani evrende insanın var olması için diğer canlılardan ayrı bir madde gerekmez. Bu nedenle antropik evren için gerekli her şey biyoloji-merkezli evren için de gereklidir. Bu nedenle ılımlı (moderate) insan-merkezcilik kavramı çıkmıştır. Bu görüş çeşitlidir : Bazısı insanın evrende tek ve en önemli yaratık olduğunu, bazısı insanın evrende en önemli yaratıklardan biri olduğunu iddia eder. Güçlü insan-merkezcilik anlayış ise insanın evrendeki tek yaratılma nedeni oluşturduğunu ileri sürer. Ancak bu görüş, iki nedenle eleştirilebilir : Dünyadaki diğer canlıların değerini bilemeyiz ve bizim evrendeki tek akıllı canlılar olduğumuzu da bilemeyiz. Bütün temel sabitlerin ortak paydası, biyolojik yaşamı oluşturmak olmuştur. Bu görüş, “dünyamızda yaşam olmasının evrenin diğer yerlerdeki yapısıyla ilgisi yoktur” şeklindeki anlayışı yıkmıştır. AP, bu devrimsel görüşü vermiştir. AP, evrenin yapısını ve yaşamın varlığını tek bir dinamik birim olarak görmüştür.

Nobel ödüllü fizikçi Sir John Eccles: “Bilim ve din birbirine çok benzerler. İkisi de aklın yaratıcı ve hayali konularıdır. Aralarındaki tartışma görüntüsü bunu göz ardı etmenin sonucudur. Biz, Kutsal bir güç sonucu var olduk. Kutsal yardım (yol gösterme) hayatımız boyunca olan bir konudur. Ölümde beynimiz gider; ancak bu yardım kalır. Her birimiz eşsiz, bilinçli bireyleriz; kutsal bir yaratılışız. Sadece, dini görüş tüm delillerle uyumludur.” demektedir. Brandon Carter, AP’ı Kopernik doğmasını sınırlamak ve evrendeki yerimizin zorunlu olarak, gözlemci varlığımızla uyumlu olacak şekilde ayrıcalıklı olduğunu belirtmek için kullanır. Bu görüş sadece evrende yerel olarak geçerli değildir. Big Bang’ten beri eşsiz, yaşamı destekleyen özellikler; ilk koşullardan beri devam eden bir süreçtir bu. Yani varlığımızı bu ilk koşulların özel doğmasına borçluyuz. Ayrıca tüm evrende de bu biyoloji-merkezli yapı vardır; çünkü hepsi ilk koşullardan çıkmıştır. AP, bizim evrenin merkezinde olduğumuzu söyler. Çünkü tüm evren aynı ilk koşullara sahipken bizim gezegenimiz yaşamı destekleyen bir yapıdadır. Ancak AP bunun ‘neden’ böyle olduğunu söylemez. Bu kişinin varması gereken bir sonuçtur.

Antropik Prensibi daha kapsamlı bir insan-merkezli argümana genişletmek mümkündür:

· Tüm evren insanın varlığını mümkün kılacak bir yapısal tarife göre kurulmuştur. Bu sınırlı yapı içinde insan gerçekten de bilinen evrenin merkezinde gibi görünür.

· İnsan beyninin keşfedilmiş en karmaşık fiziksel yapı olduğu kabul edilmektedir. Bu yapının karmaşası insan beyninin bilinen evrenin merkezinde olduğunu düşündürür.

· İnsan bilincinin kozmosta gözlemlenen en gelişmiş fonksiyonel özelliğe sahip olduğuna inanılmaktadır. Bu sofistike insanî bilincin tüm evrenin merkezinde olduğu düşünülebilir.

Bu argüman, aslında ılımlı (moderate)  bir insan-merkezli görüşü temsil eder çünkü insanlar dışında diğer akıllı varlıkların da evrende var olabileceği ihtimalini kabul eder. Bu argümanın genel antropik kapsamda işlenmesi için iki gerekli koşul daha vardır:

· İnsanın varlığı üstün düzeyde bir kozmolojik hassas ayarı gerektirmelidir.

· İnsanın hayatı esasen yeteri kadar arzu edilir olmalıdır ki bu antropik evrenin varlığına neden oluştursun.

“İnsancı İlkeler ve teleolojik yorumları, insan ve evren arasında katı bir klasik insan-merkezcilik ve deyim yerindeyse salt insan içincilik türünden bir insan-evren ilişkisi çağrıştırıyor değildir. Ancak İnsancı İlkeler ve onlara neden olan evrende görülen insan varlığı açısından kaçınılmaz olan olağanüstü rakamlara ulaşan kritik dengelerdeki kozmik uyuşumlar, insan ve evren arasında bir yakınlık, ittifak, amaç ilişkisi olmadığı görüşünün yanlışlığını ya da en azından gerçeğe pek yakın gözükmediğini göstermeye yetmektedir. Zira kozmolojik bilgiler ve ilkeler ışığında düşünüldüğünde insan ve evren arasında bir sebep-sonuç ve hatta belki aynı zamanda bir sonuç-sebep ilişkisi görülmektedir. Bu durumda bilimsel ve felsefî gelişmeler ve görüşler açısından baktığımızda, bize göre aslında insan ve evren arasında yakın ve olumlu karşılıklı bir ilişki ve ittifak vardır, iddia edildiği gibi bir kargaşa ve karşıtlık değil.”

Fizikçi Paul Davies, insan evren ittifakı hakkında şunları söylemektedir: “ Dört asır önce bilim, Tanrı tarafından tasarlanmış amaçlı bir yapı olan kozmos içinde insanlığın sıcak ve rahat yerini tehdit eder göründüğü için, din ile çatışmaya girmiştir. Kopernik ile başlayan ve Darwin ile sona eren devrim, insanları değeri düşük ve hatta abes görme etkisi doğurmuştu. Artık insanlara büyük planın merkezinde bir yer verilmiyor, bunun yerine ilgisiz bir kozmik drama tesadüfî ve görünüşe göre anlamsız bir rolleri olduğu varsayılıyordu. Bilim; insanların varlığını, kör fiziksel güçlerin rastlantısal ürünleri olarak göstermenin aksine, bilinç sahibi organizmaların evrenin temel özelliği olduğu izlenimini vermektedir. Biz doğanın yasalarına derin, ve inanıyorum ki anlamlı bir şekilde yazılmıştık.”

Yine Paul Davies, bu konuda: “Fizikteki son gelişmeler, insan şuurunu kâinatın merkezine yerleştirmiştir. Modern fizik anlayışı, içinde fizik âlemi seyreden şuur sahibi seyirciler bulunmadan bir bütünlük ve mâna ifade etmez. İnsan şuuru, sayısız varlıklar arasında herhangi bir varlık değil, bütün varoluş mânasının küllî bir tarzda organize olup yansıdığı bir ayna gibidir. Bu yeni fiziki bakış açısıyla kâinatın gâyesi, hayat vasıtasıyla insanın zihninde ‘bilinebilmektedir’. Hayat da, aslâ mekanik olarak çalışan bir kâinat içinde tesadüfen ortaya çıkmış bir şey gibi anlaşılmamalıdır. Hayat kâinat denen mucizenin bir basamağıdır. Hayatın önemi, kâinatın mütalâacısı insan zihninin varlığına ve fonksiyon görmesine vesile olmasındadır.” demektedir. Astrofizikçi John A. Wheeler de, bu gerçeklerin Antropik Kozmoloji Prensibi’nin ana esasları olduğunu şu şekilde ifade eder: “ Kâinatın temel yapı özellikleri ‘hayata imkân verecek şekilde’ ve mükemmel bir incelikle ayarlanmıştır. Kâinatın yaratılışından itibaren bütün hâdiseler, insanı mahsul verecek bir tarzda gerçekleştirilmiştir. İnsansız bir kâinat ne mâna ifade ederdi? Fiziğin ortaya koyduğu gerçekler ‘insan zihninin kâinatta müstesnâ bir yeri olduğunu gösterir. İdrâk sahibi  zeki mütalâacılar ve gözlemciler topluluğu bulunmadan kâinatın bir mâna ve önem taşıması tasavvur dahi edilemez.” Bütün bu açıklamalardan ve evrende gözlemlediğimiz sayısız hassas oluşumlardan görmekteyiz ki insan ve canlılık, aslâ kör tesadüfler sonucu kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. Bütün bunların bir yaratıcısı olması gerekliliği artık iman konusu olmaktan öte, ortaya çıkan bilimsel göstergelerin bir sonucudur.

B-AKILLI YAŞAM VE EVREMDEKİ HASSAS AYAR

Einstein : “Evrende en anlaşılmaz şey, onun anlaşılabilir olmasıdır” [84] diyerek evrenin mükemmel bir düzen ve derinlik içinde anlaşılabiliyor olmasını dile getiriyordu. İçinde yaşadığımız dünyanın, varlığımıza ve onu sürdürebilmemize bu kadar uyumlu olması evrenin ilk aşamalarındaki oluşumuna kadar dayanmaktadır. Bu konuda ünlü Fransız bilim adamı Maurice Bucaille’ın ifadeleri konunun derinliğini çok güzel bir biçimde açıklamaktadır : “İster evren, ister canlı varlıklar veya insan olsun, tek tek her alanda temelde metafiziksel bir niyet taşımadan yapılan çok dikkatli araştırmalar, tabiat kanunlarının yönelttiği bir düzenin varlığını açıkça göstermektedir. Çok daha basit bir oluşuma sahip organizmalarda olduğu gibi, anatomik ve fonksiyonel birimler oluşturan en mini mini canlı organizmalarda da canlı dünyanın incelenmesi, moleküler düzeyine değin her yanda görülen göz kamaştırıcı yapısal bir düzenin varlığını ortaya koyuyor”.[85]Amerikalı astrofizikçi Hugh Ross, Tanrı’nın Parmakizi (The Fingerprint of God) adlı ünlü eserinin “Tasarım ve İnsancı İlke” başlıklı bölümünde evrendeki mükemmel tasarıma birçok örnek verdikten sonra şöyle demektedir: “Yaşayan organizmaların kompleks ve düzenli konfigürasyonunun tek açıklaması, akıllı ve üstün bir yaratıcının şahsen bunu oluşturmasıdır. Yine görüyoruz ki özel ve üstün bir yaratıcı, evreni var etmiş ve tasarlamış olmalıdır.” [86]

AP’ın oluşumunun kısa da olsa bir tarihi vardır. Her ne kadar bu prensibin kökeni Batı filozofisi, bilim ve teolojisine kadar gitmekteyse de, akıllı insan gözlemcilerinin varlığının evrenin amaçsal eğilimlerinin sonucu olduğu ya da bilinçli hayatın yaratılışın sebebi olduğu düşüncesi modern bilimsel şekliyle 1950’lerin sonu, 1960’ların başında doğmuştur.[87]“Akıllı yaşam niçin özel bir açıklama gerektirir? Evrenin akıllı hayatı barındırıp barındırmadığı konusuna ilişkin niçin başka bir açıklama daha gerekmektedir? Çünkü akıllı yaşam, yaratıcı bir Tanrı’nın ortaya çıkarma gücüne ve pek çok sebebine sahip olduğu bir şeydir. Aynı zamanda akıllı yaşam, hassas ayar kanıtının dile getirdiği gibi, ancak Tanrı’nın vasıtasıyla olabilecek bir şey olup Tanrı’nın varlığının bir göstergesidir”.[88]

Big Bang’in ilk zamanlarındaki fiziksel kuvvetlerin gücü, element parçalarının hacmi, genişlemenin hızı ve türbülans  derecesi gibi temel kozmik parametrelerin hassas ayarına (fine tuning) büyük ilgi gösterilmiştir. Örneğin elektromanyetizm, çekim gücü, atom çekirdeğini kontrol eden iki ana gücün hepsinin belli dar limitler içinde bir güce sahip olması, uzun müddet var olabilecek ve hayatın oluşumuna olanak tanıyacak yıldızların var olması için şarttı. Hayatın karmaşık kimyası, nötron, proton ve elektron maddelerinin ince bir ayarı sayesinde mümkündür.

Atom ve moleküller birleşerek düzen meydana getirecek şekilde yapılmıştır. Ancak atomlar, minimum enerji düzeyine geçmek ister (en düzensiz konuma). Bu konuma ‘dengeye’ ulaşmaları için ancak anti-denge etkisi (yüksek derecede düzen) gerekir. Bütün canlılar, düzen dengesinde canlı kalmak için  denge sisteminden uzak yaşarlar. Çünkü termodinamik denge, ölüm demektir. Bu da onların dışarıdan dengeyi bozacak bir etkiye uğradıklarını gösterir. Eğer biz, sadece düzensiz hareketten oluştuysak, neden atomlar dengede kalmadı? Dengeden uzak sistemler termodinamik olarak bulunabilir. Ancak neden evrende düzen var? Bu dengeden uzak sistemler nasıl ortaya çıktı? Anti-teistik argümanlar sadece bir sistemin “nasıl” işlediğini ve “ne” içerdiğini açıklar. Böylece Tanrı’ya ihtiyaç olmadığını iddia eder. Ancak yaratıcının sebep-sonuç sürecini kullanabileceğini göz ardı eder. Bu kendini düzene sokan gözlemler,  Tanrı’yı bilimin dışına iter. Ancak şu soruyu sormaz: “Madde, bu özelliğini (sadece var olma değil, kendini organize etme) nasıl kazandı?”

Yerçekimi sabiti, evrenin hacmi ve Big Bang’in patlama şiddeti birbiriyle sabit bir dengede işbirliği ederek yumuşak bir şekilde genişleyen ve güneşimiz gibi, canlıların varolmasına yol açan orta büyüklükte bir yıldızın yeraldığı bir galaksi meydana getirmişlerdir. Bunun gibi pek çok sayıdaki hassas denge ve diğer Antropik oluşumlar, evrendeki hayatı mümkün kılmaktadır. Bunların bir kısmı şu şekilde özetlenebilir:

1.             Doğanın temel sabitlerinin değerleri,

2.             Uzayın üç boyutunun varlığı,

3.             Elektromanyetik güç sabitinin yerçekimi sabitine oranı,

4.             Elektron ve protonun kütle hacminin oranı,

5.             Protonların  elektronlara oranı,

6.             Kozmik entropi seviyesi,

7.             Işığın hızı,

8.             Evrenin yaşı,

9.             Atom hücresinin protondan kütle fazlalığı,

10.         Maddenin anti-maddeden başlangıçtaki fazlalığı,

11.         Güneşin ışığının parlaklığındaki tarihi değişmelerin dünyadaki yaşam çeşitlerinin ihtiyaçlarıyla birlikte değişmesi.

Fiziksel dünya, temel fiziksel kanunların ifadesidir. AP, sadece etrafımızda olan her şeyin, onları gözlemlediğimiz için öyle olduklarını söylemez. Bizi doğayı daha çok takdir etmeye yöneltir. Şu anda bilmediğimiz, ancak varlığımız için kaçınılmaz olan her hangi bir fiziksel teori bile AP ile açıklanabilir. Bilim adamlarına göre galaksilerin, gezegenlerin bir çok özelliği mikro-kozmosun temel kuvvetlerine bağlıdır.

“Dicke’nin  1961’de söylediği gibi, “Evren yeterli kadar yaşlı olmalıdır ki hidrojen dışındaki elementler, özellikle karbon var olabilsin”. Karbon ve daha pek çok diğer element, yıldızların içinde yüksek ısı derecelerinin sonucu üretilmiştir. Bu işlem milyarlarca yıl gerektirir. Ancak bu kadar zamandan sonra yıldızlar patlayıp bu yeni pişmiş elementleri uzaya saçabilir ki onlar daha sonra hayat içeren gezegenlerin bir parçası olabilsin. Böylece görüyoruz ki, hayatın oluşabilmesi için evrenin mevcut yaşında olması gerekmektedir. Fakat evren, bundan çok daha fazla yaşlı olamaz. Aksi takdirde bütün maddeler yıldızların artıklarına dönüşmüş olurdu. Evren, niçin olduğu kadar büyüktür? Çünkü olduğundan daha küçük ya da çok daha büyük olsaydı, biz onu gözlemlemek için burada olamazdık. Evrenin büyüklüğü insanoğlunun küçüklüğünü göstermekle birlikte aslında onun varlığı ile belirlenmiştir. Bu, evrenin daha farklı bir boyutta var olamayacağı anlamında değil, şayet farklı bir boyutta olsaydı bizim tarafımızdan gözlemlenemeyeceği anlamındadır.”[94] İnsan ve çevresi arasında eşsiz ve sıkı bir ilişki vardır. Çevresi derken evrenin yapısı, güneş sistemimiz, galaksiler, bunların birbirine etkisi, temel kuvvetlerin gücü ve doğal kanunları kastediyoruz. Evrende yaşam olması için evrenin durumu ne olmalıdır? Robert H. Dicke bu soruya şöyle bir argümanla cevap verir:

· Bilinçlilik, bir yaşam formuna bağlı olmalıdır.

· Yaşam, helyum ve hidrojenden ağır kimyasal maddelere gereksinim duyar.

· Ancak bu maddeler, küçük çekirdeklerin birleşmesi sonucu olan termonükleer patlamalarla oluşur.

· Nükleer füzyon ise, sadece yıldızların içinde olur ve en az 1 milyar yıl sonra bu ağır elementler belli seviyeye gelir.

· Bir milyar yıllık bir periyot ise, ancak yer çekimi kuvvetlerinin genişlemeye izin vereceği bir evrende geçebilir.

· Kozmosun yaşamının ileri safhalarında güneş gibi yıldızlar çok az olur; bunların bir çoğu çok az enerjiye sahip “beyaz cüce” olur ki bunlar yaşama izin verecek bir evreni besleyemez.

Böylece şu sonuca varırız: Evren bu kadar yaşlıdır, yoksa yaşam olmazdı. AP’a göre insan yaşamı sadece evren ve fiziksel dünya belli özelliklere sahip diye ortaya çıkmamıştır; evren ve fiziksel dünya bir bütün olarak akıllı yaşamın ortaya çıkması için düzenlenmiştir. Dünyada yüzü aşkın kimyasal madde, dünyadaki kompleks yaşamı oluşturacak şekilde uyum sağlamıştır. Bunu başka şekilde yapacak (örneğin silikona dayalı bir hayat, metan solumak gibi) bir model ortaya konamamaktadır.

Big Bang’ten sonra evrenin yeterince soğuyabilmesi için evrenin yeterince yaşlı olması lâzımdır. Ayrıca oksijen, fosfor, karbon gibi elementlerin yıldızlardan dağılması için gerekli olan süre de, yaklaşık on milyar yıl gibi çok uzun bir süredir. Şayet gözlenen, gözlemcinin gelişimi ve durumuna bağlı olarak değişiyorsa bunu göz önünde tutarak bir çok problem çözülebilir. Örneğin, bu dünyadaki yaşam, kızıl-dev yıldızlardan gelen ağır elementlerle (özellikle karbonla) mümkün olmuştur. Yıldızlardaki karbon üretimi yaşamın sırrıdır; vücudumuzda bulunan karbon, milyarlarca yıl önce, şu anda çoktan ölmüş bulunan kırmızı dev yıldızların içinde üçlü alfa süreciyle oluşmuştur.[97] Karbon çekirdeği üç helyum atomunun birleşmesiyle oluşur. Bu birleşme ise çok az görülebilir olasılıktadır. Ancak iki adımda oluşabilir. İki Helyum çekirdeği birleşerek berilyumu, o da bir helyumla birleşerek karbonu verir. Ancak berilyum atomu, oldukça kararsızdır. Mamafih berilyumla helyum atomlarının enerjileri arasındaki rezonans, bu kararsızlığı önemli ölçüde azaltır. Ancak bu da kararlı karbonun oluşması için yeterli olmayıp ikinci bir rezonansa daha gerek duyar (karbon ile berilyum arası) ancak bu rezonans, bir türlü bulunamamıştı. İşte bu noktada AP’ı kullanan Fred Hoyle, dünyada yaşam olduğuna ve karbon olduğuna dayanarak, karbonla berilyum arasındaki bu rezonansı bulmuştur. Evrenin kütle yoğunluğu onun genişlemeye devam edip etmeyeceğini belirler. İşte burada da AP uygulanabilir. Şayet bu yoğunluk çok az olsaydı maddenin evrende dağılımı da çok az olur ve galaksiler oluşamazdı. Daha fazla olması halinde kara delikler oluşup Big Crunch’la evren çökerdi. Biz şu anda evreni gözlediğimize göre, bu kütle yoğunluğu olması gereken “kritik” değerdedir.[98]Başlangıçta bir ateist olan Fred Hoyle’un dediği gibi: “Evren, süper hesaplama yapan bir entelektüel güç tarafından yaratılmıştır. Aksi takdirde, bu kadar çok ilgisiz ve imkânsız tesadüfün muhteşem bir şekilde bir arada işleyip yaşamı mümkün kılan bir evreni meydana getirmesi beklenemezdi”.

Brandon Carter, astrofizikten yola çıkarak dünyada yaşam olup olmadığını sorgulayarak şu hususa dikkat çekmiştir: “Gezegenimizde yaşam ortaya çıkana kadar, güneşin enerji kaynağı olarak nasıl kalabildiği beni şaşırtmaktadır.” O, bu şaşırtıcı durumdan yola çıkarak bu konuda iki olasılık olabileceğini belirtir :

1.          Astronomik zaman olarak yaşam çok kısa sürede çıkmıştır (Güneşle kıyaslanarak).

2.          Bu zaman olandan çok uzundur (yaşamın çıkması).

Şayet birinci olasılık doğru olsaydı her gezegende yaşam olurdu. Ayrıca bu olasılığı kabul edersek dünyada yaşamın neden yavaş oluştuğunu anlamak zorlaşır. Eğer ikinci ihtimal doğru olsaydı yaşam henüz ortaya çıkmadan önce yıldızlar sönerdi. Bu olasılıkla, dünyadaki yaşam oldukça nâdir görülebilen bir olay olurdu. Görülüyor ki her iki şık ta çelişki yaratmaktadır. Buna göre şu anki oluşum, çok özel bir durumdur.

AP, kütle çekim kuvvetinin neden bu kadar zayıf olduğunu da açıklar. Şayet bu sabit, daha büyük olsaydı, yıldızların ve gezegenlerin yarıçapları daha küçük olur, güneş daha kısa sürede söner ve Big Bang daha çabuk gerçekleşir, bu da yaşam için gerekli maddelerin oluşacağı kadar  zamanın olmamasına yol açardı. Kütle çekim sabiti daha küçük olsaydı gezegenler ve yıldızların oluşması için gerekli çekim olmayacak, her şey bir gaz ve toz bulutu olarak kalacaktı. Ayrıca yıldızlar gerekli füzyon reaksiyonlarını gerçekleştirip yaşam için gerekli enerjiyi sağlayacak kadar  yeterli bir sıcaklığa da sahip olamayacaklardı. Ayrıca bundan farklı bir evrende dört temel kuvvetin birbiriyle olan ilişkileri de önemli olacaktı.

Freeman Dyson: “Dünyadaki enerji akışı evrendeki enerji akışının içinde saklıdır. Kütle çekimi, nükleer reaksiyonlar  ve radyasyon arasındaki ince denge bu enerji akışının çok hızlı olmasının engellemiştir” der.  Örneğin yıldızların enerji kaynağı helyumun oluşmasında hidrojen çekirdekleri bir araya gelir. İlk önce protonların yarısı zayıf kuvvetin etkisi altında nötrona dönüşür. Daha sonra bir protonlu ve iki nötronlu iki çekirdek güçlü kuvvetin etkisiyle çok hızlı bir şekilde helyumu oluşturur. Şayet ilk aşamadaki zayıf kuvvet, yavaş bir reaksiyon olmasaydı güneş ısı ve ışık veren bir kaynak olmak yerine, bir hidrojen bombası deposu olurdu. Bu da yaşama izin vermezdi. Ayrıca güneşten gelen radyasyon da aşırı olsaydı dünya aşırı miktarda ısıya maruz kalır ve yaşam olmazdı. Astronom Micheal Papagiannis: “Doğa, sanki çocuğunun sıcaklığını koruyan bir anne gibi, bir örtüyle örtülmüştür. Eğer çekirdeğini kaplayan tabaka, saydam olsaydı; güneşin sıcaklığı 6000 derece değil de, çekirdeğindeki gibi on milyon derece olurdu. Enerji, sıcaklık artışının dördüncü kuvveti şeklinde arttığı için, güneş tüm enerjisini bir gün içinde yayardı.” Ayrıca güneşin dışının 6000 derece olması fotosentez için de önemlidir. Zirâ ancak 6000 derecede ışıma yapan bir madde, enerjisinin çoğunu yeşil dalga boyunda yayar. Bu da, bitkilerin fotosentezi en yüksek seviyede yaptığı dalga boyudur. Görülüyor ki güneş ışığının özellikleriyle, bitkisel yaşam arasında tam bir uyum vardır. Eğer elektronu çekirdeğe bağlayan elektromanyetik kuvvetler farklı olsaydı güneş ışığı ya daha zayıf ya da daha güçlü olurdu. Bu ise bitkilerin tüm moleküler yapısını bozardı.

“Dünyamızdaki temel fiziksel sâbitelerin değeri çok önemlidir. Çünkü bunlar akıllı organizmalar tarafından algılanabilen bir dünyayı oluşturmaktadır. Aynı şey bu dünyadaki “akıl madde bağlantısı kanunu” için de doğrudur.” “Fizikçiler fiziksel sâbitelerin niçin belli değerler taşıdığını yıllarca,  uzun uzun düşündüler. Onlar için belki de en büyük şaşırtıcı nokta, yerçekimi ve elektromanyetik güçlerin kuvvetleri arasındaki fark idi”.[103]“Antropik gözlemlerin varlığı, bir takım beklentileri cesaretlendirir ve Tanrı’nın varlığına inanmak başka çeşit beklentileri getirir. Carter’ın AP’ından şüphe ediyorsanız şu iki noktaya inanmaya daha hazır olabilirsiniz:

1.             Çok sayıda evrenin varlığı,

2.             Evrenlerin özelliklerinin rastgele oluştuğu ve kozmik şişme gibi bir mekanizmanın bizim teleskoplarımıza görünebilen bölgede bunların benzer şekilde yerleşmesine sebep olduğu.

Allah’a inanan bir kişi de bu iki görüşü kabul edebilir. Ancak bunları kabul etmesi için çok daha az baskı hisseder. Zira, şâyet tek bir evren varsa bile Tanrı bunu akıllı hayatı mümkün kılacak şekilde hassas bir dengeye oturtabilecek güçtedir.”  Barrow-Tipler’e göre evren Big Bang ile tek bir başlangıca sahiptir, sadece bizim evrendeki özel yerimiz değil, tüm yerler bu gezegende yaşamı ortaya çıkaracak doğru yapısal düzenlemelere sahiptir. Bütün temel sabitlerin ortak paydası, biyolojik yaşamı oluşturmak olmuştur. Bu görüş, “dünyamızda yaşam olmasının, evrenin diğer yerlerindeki yapısıyla ilgisi yoktur” tarzındaki anlayışı yıkmıştır. AP, bu devrimsel görüşü vermiştir. AP evrenin yapısını ve yaşamın varlığını, tek bir dinamik birim olarak görmüştür.

 

C-DÜNYANIN HAYATA UYGUNLUĞU-KARBON BAZLI YAŞAM KANITI

“Dünyanın hayata uygunluğu pek çok sayıda etkene dayanır. Bunların arasında yerçekimi, elektromanyetizim, güçlü ve zayıf nükleer kuvvetler gibi dört temel kuvvetin göreceli gücü, evrenin genişlemesinin hızı, süpernovanın frekansı ve mesafesi ile bazı atomların nükleer enerji seviyeleri sayılabilir. Şayet bunlar, tam olarak bugün oldukları değerde olmasaydılar, karbon bazlı hayat kesinlikle varolamazdı”. Big Bang ile yaşamın oluşabilmesi için gerekli olan hayati ve kritik ayarlar, evrenin yapısını belirleyen ölçüleri ortaya çıkarmıştır. Bu ölçülerin, tam olması gereken miktarda olmaları Big Bang’in oluşumunun ardındaki mükemmel ve bilinçli bir tasarıma işaret etmektedir.  Örneğin neden Merkür, Venüs, Mars ya da başka bir gezegen yerine dünyamızda yaşadığımızı düşünelim. Dünya üzerindeki ısı farkı, hayat için tam uyumludur. Ancak Merkür ve Venüs çok sıcak, Mars ise çok soğuktur. Merkür’ün atmosferi yoktur. Diğer taraftan Venüs’ün atmosferi güneş ışınlarının geçmesine izin vermeyecek ölçüde kalındır. Mars’ın atmosferi ise öyle incedir ki yeteri kadar oksijen ve su bulundurmaz. Dünyanın atmosferi bizim gözümüzün hassas olduğu ışık tayfına (spekturum) şeffaftır. Antropik düşünceye göre atmosfer, insan ve hayvanların belli mesafede görebilmeleri için hassas bir dengeye oturtulmuştur. Tabii ki hayat, koşulları buna müsait olduğundan Dünya üzerinde gelişmiştir. Gelişen hayat, bu koşullara uygun olan bir hayat idi. Bilindiği kadarıyla Güneş Sistemi’nin herhangi bir başka yerinde hayat oluşmamıştır.

Dört temel gücün (yerçekimi – elektromanyetik güç – kuvvetli ve zayıf nükleer güçler) varlığı için ortada mantıklı bir açıklama yoktur. Ancak evrenin bizim için yaşanabilir kılınıp düzen ve istikrarla donatılması bu güçler sayesindedir. Ünlü fizikçi Freeman Dyson’ın söylediği gibi: “Doğa bize ümit edebilme hakkına sahip olduğumuzdan çok daha kibar davranmıştır.” Yakın zaman içinde evren hakkındaki bu ve buna benzer parametreler daha kesin olarak analiz edilip tanımlanmıştır. Bunlardan bir kısmına şu şekilde değinebiliriz:

Çekim kuvveti : Doğadaki tüm cisimler, en büyüğünden en küçüğüne kadar çekim kuvvetinin etkisindedir. Güneş, çevresindeki gezegenleri; gezegenler, etraflarında dönen uyduları bu kuvvet ile tutmaktadır. Galaktik ölçekte yer alan yıldızlar, güneşler, kuyruklu yıldızlar, meteorlar birbirlerine bu kuvvet ile bağlanmaktadırlar. Makrokozmostan mikrokozmosa kadar; uzay ölçeğinden, tanecik ve zerrelere kadar her kütleli cisim birbirlerini çekim kuvveti ile çeker. Çekim kuvvetinin varlığını günlük yaşamımızın her anında kendi  vücudumuzda ve çevremizde hissedebiliriz. Bizi dünyaya bağlayan bir kuvvettir. Vücudumuzun tüm organları, sindirim ve dolaşım sisteminin işlemesi, yiyeceklerin boğazımızdan geçmesi, hep  bu kuvvetin etkisindedir. Tüm canlıların vücut yapısı; şekli ve simetriği yine çekim kuvvetine göre düzenlemiştir. Yani tek bir cümle ile söylemek gerekirse içinde bulunduğumuz sonsuz büyüklükteki evren kendini yine kendi çekim kuvveti ile tutmaktadır.

Örneğin yerçekimi kuvveti, evrendeki hangi çeşit yıldızların olabileceğini belirlemektedir. Şayet yerçekimsel kuvvet, biraz daha güçlü olsaydı, yıldızlar daha çok oluşurdu ve bütün yıldızlar güneşten en az 1.4 kat daha ağır olurlardı. Bu büyüklükteki yıldızlar, demirden daha ağır elementleri tek başlarına ürettikleri ve berilyumdan daha ağır elementleri yıldızlar arası ortama yaydıklarından büyük önem taşımaktadırlar. Bunlar gibi elementler, gezegenlerin oluşmasının yanında her formdaki yaşayan canlılar için gerekli elementlerdir. Ancak bu büyüklükteki yıldızlar, kendilerini çevreleyen gezegenlerdeki yaşamı destekleyen ortamların muhafazasını imkânsız kılacak kadar çok hızlı ve düzensiz bir biçimde yanmaktadırlar. Bu sebepten güneş gibi küçük yıldızlar, yaşam için gerekli olan olmazsa olmaz tarzındaki koşullardan biridir. Öte yandan yerçekimsel kuvvet biraz daha zayıf olsaydı, bütün yıldızlar güneşin 0.8 katından daha düşük ağırlığa sahip olacaklardı. Bunun sonucunda da bu yıldızlar, daha uzun ve düzenli yanarak yaşamı mümkün kılacaklardı, ancak bu kez gezegenlerin oluşması için gerekli ağır elementler oluşamayacağından; içinde yaşam olanağı veren gezegenler oluşamayacak ve sonuçta yaşam olmayacaktı.

Güçlü çekirdek kuvveti : Atom çekirdeğindeki parçacıkları bir arada tutan kuvvettir. Şayet güçlü çekirdek kuvveti biraz daha zayıf olsaydı, çok protonlu çekirdek bir arada tutulamayacaktı. Bunun sonucunda da evrende sadece tek protona sahip olan hidrojen atomu bulunacaktı. Eğer güçlü çekirdek kuvveti biraz daha güçlü olsaydı, bu durumda evrende hidrojenin seyrek bulunabilecek olmasının yanı sıra, yaşam için gerekli olan demirden daha ağır elementler de (ağır elementlerin bölünmesiyle oluşan elementler) yeterli düzeyde kalamayacaklardı. Her iki halde de yaşam imkânsız olacaktı. Çevremizde oluşan tüm cisimler, bu kuvvetin olağanüstü etkisiyle kararlı ve dengeli durumlarını muhafaza etmektedir. “Atom çekirdeğindeki proton ve elektronlara, atom çekirdeğinde bulundukları için nükleondenilmektedir. Bilim adamları, patlamanın başlamasından sonraki ilk birkaç dakika içerisinde evrendeki hidrojenin yaklaşık %25’inin helyuma dönüştürüldüğünü hesaplamaktadır. Bilim adamları, bu güçlü nükleer kuvvetin biraz daha yoğun olması halinde (ki bunun için santimetrenin trilyonda biri kadar ya da bundan daha az olan bir değişim yeterli olurdu), evrendeki bütün hidrojenin helyuma dönüştürülmüş olacağını söylemektedir. Bu durumda hayatın ortaya çıkması üç nedenden ötürü imkânsız hale gelirdi:

· Suyun oluşumu için hidrojen gereklidir.

· Hidrojen, hayatın oluşumu için gerekli olan protein ve nükleik asitlerin oluşumu için gereklidir.

· Sadece helyuma sahip olan yıldızlar, inanılmaz derecede kısa ömürlüdür ve bunlar bizim sistemimizde hayatın ortaya çıkışı için gerekli olan üç milyarlık süre boyunca aslâ hayatta kalamazlar.

Şayet kuvvetli nükleer güç, santimetrenin trilyonda biri kadar daha güçsüz olsaydı, protonlar atomların çekirdeklerinde bir arada duramayacakları için, hiçbir şey varolamayacaktı.”[110] Bu güç sayesinde atomlar biçimlenir ve atomların (ve insanların) atomdan daha küçük parçalara ayrılarak, bir proton, nötron ve elektron yığınına dönüşmesi engellenir.

Zayıf çekirdek kuvveti : Zayıf çekirdek kuvveti, tabiatta mevcut birkaç radyoaktif maddenin çekirdek değişimlerini kontrol altında tutan bir kuvvettir. Evrenin çekirdek birleşmesine uygun sıcaklığa kadar soğuması ile nötronların varlığı, büyük patlamanın ilk birkaç dakikasında oluşan helyum miktarını belirlemiştir. Şayet zayıf çekirdek kuvveti, biraz daha güçlü olsaydı, nötronlar daha kolay bozulacak ve daha az miktar da nötron oluşacaktı. Bu nedenle, büyük patlama ile ya hiç yada çok az helyum üretilecekti. Gereken ölçüde helyumun yokluğunda ise, yıldızların içindeki nükleer ocaklarda yaşamı inşâ etmek için gerekli ağır elementler üretilemeyecekti. Öte yandan, parametre az daha küçük olsaydı, büyük patlama hidrojenin büyük çoğunluğunu ya da hepsini helyuma dönüştürecek ve bunu müteakip ise yıldızlar tarafından yapılan ağır elementlerin bolluğundan dolayı, yaşam mümkün olmayacaktı.

Elektromanyetik kuvvet : Bu kuvvet, atomlarda elektronları protonlara bağlar. Elektronların yörünge özellikleri, atomların ne dereceye kadar molekül oluşturmaları için birbirleriyle bağ yapacaklarını belirler. Eğer elektromanyetik kuvvet az daha güçsüz olsaydı, hiçbir elektron, çekirdek etrafındaki yörüngesinde tutunamazdı. Şayet bu kuvvet, daha büyük olsaydı, atomlar elektron yörüngelerini diğer atomlarla paylaşamayacaklardı. Her iki durumda da, moleküller ve bu sebeple de yaşam imkânsız olacaktı.

Michael Denton, Big Bang’ten sonra ortaya çıkan ve evrene dağılan maddeyi belirleyen dört temel kuvvetin ortaya koyduğu ölçülerin önemini şu sözlerle vurgulamaktadır: “Şayet yerçekimi kuvveti, bir trilyon kat daha güçlü olsaydı, o zaman evren çok daha küçük bir yer olurdu ve ömrü de çok daha kısa sürerdi. Ortalama bir yıldızın kütlesi, şu anki Güneşimizden bir trilyon kat daha küçük olurdu ve yaşama süresi de bir yıl kadar olabilirdi. Öte yandan, eğer yerçekimi kuvveti birazcık bile daha güçsüz olsaydı, hiçbir yıldız ya da galaksi aslâ oluşamazdı. Diğer kuvvetler arasındaki dengeler de son derece hassastır. Eğer güçlü nükleer kuvvet birazcık bile daha zayıf olsaydı, o zaman evrendeki tek kararlı element, hidrojen olurdu. Başka hiçbir atom olamazdı. Şayet güçlü nükleer kuvvet, elektromanyetik kuvvete göre birazcık daha güçlü olsaydı, o zaman da evrendeki tek kararlı element, çekirdeğinde iki proton bulunduran bir atom olurdu. Bu durumda evrende hiç hidrojen olmayacak, yıldızlar ve galaksiler, oluşsalar bile, şu anki yapılarından çok farklı olacaklardı. Açıkçası, bu temel güç ve değişkenler şayet şu anda sahip oldukları değerlere en hassas ölçüde sahip olmasalardı, hiçbir yıldız, süpernova, gezegen ve atom olmayacak, hayat da olamayacaktı”. Paul Devies de bu konuda şunları söylemektedir: “Doğanın, elektronun yükü, protonun kütlesi ya da Newtoncu yerçekimsel sabite gibi temel sâbitelere tahsis ettiği sayısal değerler anlaşılmaz ve tuhaf olabilir. Ancak bunlar, evrenin bizim algıladığımız yapısı için çok kritik bir önem taşırlar. Çekirdekten galaksilere kadar, daha fazla fiziksel sistem daha iyi anlaşıldıkça bilim adamları, bu sistemlerin birçok karakteristiğinin temel sâbitelerinin net değerlerine çok duyarlı olduğunu fark etmeye başladılar. Şayet doğadaki bu rakamsal değerlerde çok ufak bir değişiklik olsaydı, dünya bundan çok daha farklı bir yer olurdu ve biz bunu görebilmek için burada olamazdık.”

Evrenin yaşı : Bu süre, ne tür yıldızların var olacağına hükmetmektedir. İlk yıldızların oluşması üç milyar yıl sürmüştür. Süpernovaların, güneşimiz gibi, kayalık gezegenlerin oluşmasına imkan veren yıldızların oluşmasını mümkün kılacak yeterli miktarda ağır elementlerini püskürtmesi, diğer on veya oniki milyar yılda olmuştur. Evren, şimdikinden birkaç milyar yıl daha genç olsaydı, yaşamı mümkün kılacak uygun bir ortam oluşmamış olacaktı. Şayet evren, bugünkünden on (ya da daha fazla) milyar yıl daha yaşlı olsaydı, galaksinin doğru yerinde, durgun yanma safhasında olan güneş-tipi yıldızlar bulunamayacaktı. Diğer bir ifadeyle, evrende yaşamın mümkün olduğu zaman penceresi oldukça dardır.

 

Evrenin genişleme hızı : Bu hız, oluşacaksa, ne tip yıldızların oluşacağını  belirlemektedir. Şayet evrenin genişleme hızı, mevcut olandan biraz daha yavaş olsaydı, güneş-tipi yıldızlar durgun yanma safhasına geçmeden önce bütün evren ilk patlamadan sonra gerisin geri çökmüş olacaktı. Şayet evren, bundan daha hızlı şekilde genişlemiş olsaydı, hiçbir galaksi (ve böylece hiçbir yıldız) genel genişleme sürecinde yoğunlaşamayacaktı. Bir çok bilim adamı “Genişleme hızı ne kadar kritik?” sorusuna cevap aramıştır. Alan Guth’a göre bu hız 1055te birlik doğrulukta bir hassas ayara sahiptir. Stephen Hawking ise evrenin genişleme hızının kritikliği hakkında: “Evren, niçin çöken modellerde sonsuza dek genişleyen modelleri ayıran kritik hıza çok yakın bir hızla genişlemeye başladı, öyle ki şimdi, on milyar yıl sonra bile, hala kritik hıza yakın bir hızla genişlemekte. Büyük patlamadan bir saniye sonraki genişleme hızı, yalnızca yüz bin milyarda bir oranında az olsaydı bile, evren daha bugünkü büyüklüğüne erişmeden çökmüş olurdu” demektedir.[112]

Evrenin entropi seviyesi : Evren her baryon için yüz milyon foton içermektedir. Bu, evreni son derece entropik yapmaktadır. Çok verimli radyatör ve çok verimsiz makine gibi. Şayet evrenin entropi seviyesi biraz daha yüksek olsaydı, hiçbir galaksi sistemi (ve bu sebeple de yıldızlar) oluşmayacaktı. Eğer evrenin entropi seviyesi biraz daha düşük olsaydı, oluşan galaktik sistemler, ışınımı kapana kısacaklar ve sistemlerin yıldızlara parçalanmasına engel olacaklardı. Her iki şekilde de evren, yıldızlardan ve böylece de yaşamdan yoksun olacaktı.

 

Evrenin kütlesi : Evrenin sıcak büyük patlamadan sonraki soğuması sırasında ne kadar nükleer yanmanın oluşacağını belirlemektedir. Şayet bu kütle, biraz daha ağır olsaydı, büyük patlamanın soğuması sırasında çok miktarda döteryum (çekirdeğinde bir proton ve bir nötron bulunduran hidrojen atomu) oluşacaktı. Döteryum, büyük patlamayı izleyen yıldızlardaki nükleer yanma için güçlü bir katalizatör görevi görmektedir. Bu miktardaki fazla döteryum, yıldızların çok daha hızlı yanmasına neden olacak ve herhangi olası gezegendeki yaşamı imkânsız kılacaktı. Öte yandan evrenin kütlesi biraz daha hafif olsaydı, büyük patlamanın soğuması sırasında hiç helyum üretilemeyecekti. Helyumun yokluğu halinde ise, yıldızlar yaşam için gerekli ağır elementleri üretemeyecekti. Böylece, evrenin neden bu büyüklükte olduğunu görüyoruz. Şayet biraz büyük (ya da küçük) olsaydı, dünya gibi bir tane gezegenin bile oluşması mümkün olmayacaktı.

 

Hayati Sıvı : Su, karbon bazlı bir hayatın dünyada varolabilmesi için tam manasıyla uygundur. Her tür kimyasal ve fiziksel özelliği mikroskopik hayat kadar, memeliler gibi sıcak kanlı organizmaların ve dünyanın yüzeyindeki kimyasal ve fiziksel çevrenin dengesi için en üst düzeyde uygundur. Suyun bu özellikleri arasında onun ısısal özellikleri yüzey gerilimi, pek çok sayıda farklı madde içinde çözünülürlüğü ve küçük moleküllerin yayılma yoluyla hücrelere girip çıkmasını ve dolaşım sistemini mümkün kılan düşük akışkanlığı sayılabilir. Şayet suyun özellikleri aynen bu şekilde olmasaydı, karbon bazlı hayat mümkün olamazdı. Bunun akışkanlığı bile tam uygundur. Eğer bu daha farklı olsaydı, dünyamızdaki bütün su kütleleri çok büyük ve hareketsiz buz parçaları halinde kutuplarda kalırdı. Suyun ısısal özellikleri biraz daha farklı olsaydı, sıcak kanlı organizmaların sabit vücut ısısını koruyabilmeleri bile sorunlu hale gelirdi. Suyun özellikleri doğanın kanunlarının karbon bazlı bir hayat için özellikle düzenlendiğini gösterir. Suyun yaşam için önemi büyüktür. Birçok reaksiyonda çözücü olarak yer alır. Ayrıca besinleri taşımada da yardımcı olur. Su canlıların içeriğinin de önemli bir bölümünü oluşturur. Yaşam, kendini suyun özelliklerine göre düzenlemiştir. Başka hiçbir molekülün,  yaşamda su kadar merkezi rolü yoktur. Suyun sağladığı bazı faydaları aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz:

· Su, molekül yapısı olarak polar bir moleküldür. Bu nedenle elektriksel yüke sahip moleküller hemen suyla çevrilir ve böylece suyun içinde çözülebilir.

· Su, fotosentezin aşamalarında maddelerin güneş enerjisiyle radikallerine ayrılmasında önemli bir rol oynar.

· Suyun yüksek yüzey gerilimi sayesinde protein tabakaları ve hücre dağılmadan bir arada durabilir.

· Bu yüzey gerilimi bitkilerde suyun yükseklere çıkıp oralara da gerekli besini taşımasını sağlar.

· Su, sahip olduğu ısıl enerjiyle yüksek oranda ısı tutabilir. Bu nedenle hücreler fazla ısınmadan yaşamlarını sürdürebilir.

· Suyun buharlaşması için de diğer maddelere göre daha az bir enerji gereklidir. Bu da biyolojik sistemlerin kendilerini soğutmalarını sağlar.

· Su, donarken genleşir. Bu da göllerde ve denizlerde donmaya rağmen yaşamı devam ettirir.

Işığın Uygunluğu : Dünyanın yüzeyine ulaşan elektromanyetik radyasyon karbon bazlı yaşam için tam mânasıyla uygundur. Güneşin radyasyonu çoğunlukla görülebilir aralıktadır -yakın morötesinden yakın kızılötesine kadar- bu dar aralık dışındaki elektromanyetik radyasyon hayata zararlı olduğu gibi bu görülür spektrum (tayf) içindeki enerji seviyeleri de, fotokimyaya tam olarak uygundur. Mükemmel bir şekilde atmosferdeki gazlar görülebilir aralık dışındaki hemen hemen bütün zararlı radyasyonu emip sadece biyolojik açıdan faydalı radyasyonu geçirir. Bu oluşumlar doğanın karbon bazlı hayata uygunluğunun delillerinden biridir. Fotokimyaya yararlılığının ötesinde, görünür ışığın dalga boyu ve enerji seviyesi, insan da dahil olmak üzere omurgalı pek çok hayvanın fotoğraf makinesi tipi gözlerinin biyolojik görüşü için  uygundur. Su gibi güneşin ışığı da optimum biyolojik fayda sağlar.[117] “Eğer ışık hızı çok küçük bir ölçekte daha hızlı olsaydı (ki bunun böyle olmaması için hiçbir doğal neden yoktur) o zaman termonükleer reaksiyonlar, on bin kez daha fazla enerji üretecek ve bu durumda da yıldızların çekirdeğindeki enerji çok daha çabuk tüketilecek ve böylece de yıldızlar dünyada hayatın ortaya çıkmasına yeterli olamayacak kadar kısa bir süre içerisinde öleceklerdi. Yani hayatın ortaya çıkması aslâ mümkün olmayacaktı. Işık hızı çok daha küçük bir ölçekte daha yavaş olsaydı erken dönem evrendeki genişleme çok daha yavaş olacaktı ve evren çekim gücünün etkisinden kurtulamayarak başlangıçtaki gibi tekilliğe çökecekti. Yani her iki durumda da hayat ortaya çıkmayacaktı. Hayatın ortaya çıkmasına karar veren akıl sahibi tasarımcı, bu sabiteyi de tam da olması gerektiği gibi belirlemiştir.”

Elementlerin ve Dünyanın Uygunluğu : Kozmosun karbon bazlı bir yaşama uygunluğu, elementlerin bolluk miktarının yaşayan organizmalardaki ihtiyaca paralel olması ve yıldızlar arasındaki boşluğun çok büyük miktarda organik bileşimlerle kaplı olması sayesindedir. Periyodik tablodaki her çeşit atomun temsilcisine yaşam için ihtiyaç vardır. Uranyum 92 atomu bile yaşam için esastır ve bu atom dünya tabakalarının hareketi ve yer kabuğundaki kayaların dönüşümü için gerekli ısı ve enerjiyi sağlamaktadır. Bunlar da suyun dönüşümü ile birlikte dünyanın yüzeysel tabakalarının kimyasal sabitliğini sağlar. Bazı minerallerin özellikleri, bu kimyasal sabitliğin korunması için hayati bir rol oynar. Yakın dönemdeki astronomik çalışmaların bizim güneş sistemimize benzer dünyamız gibi kayalık gezegenlerden oluşan sistemlerin varlığını öne sürmesi doğanın karbon bazlı hayata uygunluğu konusunda bir başka delildir.

Dünyamızın kompleks bir karbon bazlı biyosfere uygunluğu anormal bir şey değil, aslında doğa kanununun kaçınılmaz bir maksadıdır. Bu elementlerin hiç biri evrenin oluştuğu 14 milyar yıl önce doğada bulunmuyordu. Kozmolojistler ve fizikçiler, o erken zamanların güvenilir teorik bir resmini oluşturmuşlardır. Başlangıçta bir atom çekirdeğinden bile küçük bir uzay parçasının sıcak bir gaz balonu gibi genişlemesine ve radyasyonuna Big Bang denir. Birkaç dakika sonra bu gaz, serinleyerek atomların radyasyon sonucu iyonlaşmadan bir arada tutulmasını mümkün kıldı.

Metallerin Uygunluğu : Canlılar, periyodik tablodaki metallerin özelliklerini çok iyi bir şekilde kullanırlar. Örneğin demir, kalsiyum, bakır, magnezyum belli kritik ve yaşamı mümkün kılan biyolojik işlemlere uygundur. Demir ve bakır, oksijenin değişimi için hayatidir. Bundan da, metallerin bulunmadığı bir biyoloji ya da biyosfer olamayacağı anlaşılmaktadır.

 

Hayati Gazlar : Oksijen, çok reaktif bir atomdur. Reaktivitesi 50 ’nin altında zayıflar, çözünürlülüğü düşüktür; demir ve bakır gibi atomlar oksijeni işletecek kimyasal özelliklere sahiptir; karbonun oksidasyonunun sonucu karbondioksit oluşur. Canlıların oksijeni kullanabilmesi için doğada varolan oluşumlar, doğanın karbon bazlı yaşama uygunluğunun bir başka kanıtıdır. Bunlardan pek çoğu nefes alan organizmalar için çok önemlidir. Örneğin oksijen ve karbondioksitin normal sıcaklıklarda gaz halinde olması gibi. Bir başka büyüleyici oluşum ise, sadece % 10 ile %20 arasında oksijen bulunduran atmosferlerin oksitlenen metabolizmaları desteklemesinin imkânıdır. Yine ancak bu değerlerde ateş ve dolayısıyla metalürji ve teknolojinin mümkün olduğu bilinmektedir.

Karbonun Uygunluğu : Hayatın en azından bir kısmı, çok üst seviyede karmaşık düzenlenmiş maddelerden oluşur. Evrende varlığından haberdar olduğumuz tek hayat biçimi dünyamızdadır. Bu hayat, karbon elementine dayalıdır. Diğer silikon ve germanyum gibi elementler benzer yapıya sahip olmalarına rağmen, karbon, dünyamıza ait koşullarda ki bir hayatın oluşması ve gelişmesi için en uygun elementtir. Karbon atomunun kimyasal özellikleri, hayat için gerekli kompleks moleküller için tam manasıyla uygundur. Periyodik tabloda karbona en yakın olan silikon atomu, bileşimlerinin çeşitliliği ve karmaşıklığı açısından karbon atomundan çok daha zayıf kalır. Karbon bileşimlerinin yaşama uygunluğu suyun sıvı olduğu ısı derecelerinde maksimum seviyededir. Hem güçlü, hem de zayıf bağlar, aynı ısı çerçevesinde maksimum yararlılıktadır. Bu oluşumlar, karbon bazlı hayat için uyarlanmış bir kozmosta gözlemleyebileceğimiz tarzdadır. Akıllı organizmaların, dengeli büyük bir vücuda, duyum organlarına, bir bilgi işlemcisine, bir hafıza bankasına, bir enerji işlemcisine ve hareketlilik veren uzuvlara ihtiyacı vardır. Karbon ve onun diğer hidrojen, oksijen, nitrojen gibi belli elemanlarla birleşiminden oluşan hayat bu özelliklere sahiptir. Karbon pek çok değişik kimyasal bileşime girebilir.

“Dünyadaki canlı sistemler karbon elementinin bir takım ince özellikleri ve bunların hidrojen, nitrojen, fosfor ve oksijen ile ilişkisine dayalıdır. Bu biyolojik elementler ve silikon gibi alternatifler Big Bang’in sıcaklığından fosil olarak ortaya çıkmamışlardır. Bunlar yıldızların içindeki nükleer reaksiyonların sonucudur. Big Bang başlangıcında ortaya çıkan hidrojen ve helyum çekirdeği, nükleer füzyon sonucu daha ağır elementlere dönüşmek üzere yıldızların içinde oluşmuştur. Yıldızlar yaşamlarının sonuna gelip patlayınca bu ağır elementler uzaya saçılıp sonunda insanların bir parçası olmuştur. Vücudumuzdaki karbon, bu dramatik tarihsel geçmişe sahiptir.”

Hücrenin Uygunluğu : İnsan vücudu trilyonlarca hücreden meydana gelmiştir. Büyük hayvanlar ve bitkiler de çok sayıda hücrenin bir araya gelmesiyle oluşur. Ancak organizmanın büyüklüğü azaldıkça hücre sayısı da azalmaktadır. Yapısının incelenmesi, hücrenin neden hayatın temel birimi olduğunu gösterir. Hücreyi belirleyen özellik, hücre zarı yani dış dünyayı hücrenin içinden ayıran kimyasal yapıdır. Zarın korunmasıyla bir hücre, dışarıda varolandan çok farklı şartları kendi içerisinde barındırabilir. Örnek olarak hücre, içinde besinleri konsantre ederek enerji üretimi için hazır hale getirebilir ve yeni üretilen materyallerin akıp gitmesini engelleyebilir. Zarın olmaması halinde, hayatın devamı için gerekli olan çok büyük sayıda metabolizma reaksiyonları gerçekleşemeyecekti.[127] Hücreler karbon bazlı yaşamın ideal bir temel yapısıdır. Hücreler her türlü işlemi yerine getirmeye her şekle girmeye ve çok hücreli organizmalardaki çeşitliliği oluşturmaya ve en nihayet tüm yaşamı ortaya çıkarmaya müsaittir. Hücre zarı, hücrenin içeriğini çevrelemek, hareket etmek ve gerektiği yerde yapışmak görevine çok uygundur. Bu kritik özellikler aynı zamanda hücre boyutunun mevcut ölçüde olmasına dayalıdır. Hücre zarı, seçici geçirilirliği sayesinde sinirsel iletimin bazını oluştur. Hücrelerin güçlü işlemsel kabiliyete sahip olduğu ve akıllıca hareket edebilecekleri bile tartışılmaktadır.[128]

İnsan bedenindeki her bir hücre, bilgisayar programını andıran bir programa sahiptir. Bu program, hücrenin düzgün bir şekilde işlemesini sağlayan hassas bir düzenlemeye sahiptir, meydana gelebilecek bir aksama, bozulmalara ve tuhaf gelişmelere (kanser gibi) yol açmaktadır. Bir bilgisayarın ancak programlandığı zaman iş görebileceği gibi, her bir hücre de belli bir işlevi yerine getirmek üzere üstün bir Güç tarafından programlanmıştır. Sadece hücreyi inceleyerek bile yaşamın ve insanlığın oluşabilmesi için ve varlığını sürdürebilmesi için nasıl bir tasarıma sahip olduğunu anlamak ve bu tasarımdan hareketle Tanrı’nın varlığına ulaşmak oldukça kolaydır. Bu konuda, ünlü İngiliz astronom Fred Hoyle’un, ilk hücrenin şans eseri ortaya çıktığına inanmanın, eski uçak parçaları dolu bir depoda esen bir hortumun bir Boeing 747 uçağı meydana getirebileceğine inanmak gibi bir şey olduğuna dair ünlü bir demeci bulunmaktadır.

Ancak bazı çevrelerin bu konuda sahip oldukları olumsuz tutumu ünlü biyokimyacı Michael Behe hücre hakkında şöyle söyleyerek göstermektedir: “Hücrenin araştırılmasında kolektif olarak yapılan çalışmaların sonucu –hayatın moleküler seviyede incelenmesi- güçlü, açık ve çarpıcı bir ‘tasarım’ görüşünü ortaya çıkarmıştır. Sonuç o kadar açıktır ki, bilim tarihindeki en büyük gelişmelerden birisi olarak değerlendirilmelidir. Hayatın akıllı bir  tasarımın eseri olduğu görüşü, dünyanın güneşin etrafında döndüğünün, hastalıkların bakterilerce oluştuğunun, ya da radyasyonun kuanta denilen parçacıklarla yayıldığının belirlendiği an kadar önemlidir. Yıllarca yapılan çalışmalar sonucunda harcanan onca çaba ardından elde edilen bu zafer, tüm dünyadaki laboratuvarlarda şenlikli kutlamalara yol açacaktır. Hatta bu olayı kutlamak üzere eller çırpılacak, yüzler gülecek ve bir gün işten izin bile alınabilecek! Fakat hiçbir kutlama yapılmadı, eller çırpılmadı. Hücredeki aklın ortaya çıkışının ardından, bu karmaşıklık sessizlik ve utanç dolu bir tereddütle karşılaşmıştır. Bilimsel çevreler neden bu müthiş buluşu kabullenmiyor? Tasarımın gözlemlendiği bu gerçeklik, neden entelektüellerce sahiplenmiyor? Bu ikilem şurada yatıyor, filin bir tarafı akıllı tasarım derken, diğer tarafı da Yaratıcı’yı gösterecektir.”

Aynen dört fizik gücünün iyi ayarlanmasında olduğu gibi, güçlü ve zayıf kimyasal bağlar arasındaki ilişki de kusursuzdur. DNA hücre istikrarının sağlanması için kusursuz bir biçimde çalışır. Bilgi depolamaya ilişkin biyolojik sistemde inanılmaz bir yoğunluk görülür. Bütün dillerde yazılmış bütün kitaplardaki bilgiler DNA’nın diline çevrilmiş olsaydı bunlar, DNA kapasitesi içerisinde bir toplu iğne başının yüzde birine denk düşecek kadar bir alana kaydedilebilirdi. DNA sarmalının kalınlığı, metrenin yirmi beş milyonda biri kadardır. Ancak sarmal, çözüldüğü zaman bu kalınlık yaklaşık on santimetreye çıkmaktadır. Şayet bir hücrenin bütün DNA’sını tamamen açar ve bunu diklemesine sıralarsak, DNA’nın uzunluğu yetişkin bir insanın boyu kadar olacaktır. Vücudumuzdaki bütün DNA’ları uç uca eklerseniz, güneşle dünya arasındaki mesafeyi gidiş-dönüşlü olarak yüz defa kat edecek bir zincire ulaşırsınız. Bu bir soyutlama değil, içimizde var olan hayret verici, somut bir gerçektir.

 

Entropi : Termodinamiğin İkinci Kanunu olarak kabul edilen ‘Entropi Kanunu’(Düzensizlik Kanunu), evrendeki düzeni ortaya koyan en büyük delillerden biridir. Ayrıca bu kanun, evrenin ezelî olmadığını ve bir başlangıcı olduğunu da ortaya koymaktadır. Bu yasaya göre, evrenin toplam enerji muhtevası sâbittir ve entropi sürekli artmaktadır. Entropi, fizikte bir sistemin içerdiği düzensizliğin ölçüsüdür. Bir sistemin düzenli bir yapıdan düzensiz bir hale geçmesi, o sistemin entropisini artırır. Yani sistemin düzensizliği ne kadar fazla ise, o sistemin entropisi de o kadar yüksek olmaktadır. Evrenin Big Bang ile başlayan sürecinde patlamanın etkisiyle yüksek entropi durumunun olması gerektiği beklenmesi gerekirken aksine evren çok düşük bir entropi düzeyinde oluşmuştur. Termodinamiğin bu ikinci kanununa göre, entropi yani düzensizlik her sistemde yükselir. Fakat sistemin bir kısmında ekstra bir entropi artışı olması durumunda bir başka kısmında entropi azalabilir (yani düzen artar). Araştırmalar, bir sistemin karmaşıklığını olduğundan az tahmin etme eğiliminde olduğu için bazen sistemin küçük bir bölümünün termodinamik dengeden ne kadar uzaklaştığına şaşırırlar. Fakat termodinamik kanuna göre, bu uzaklaşmalar geçicidir ve uzaklaşma ne kadar büyük olursa o kadar çabuk düzeltilir.[132]

“Kapalı bir sistemdeki enerji akışı tek yönlüdür ve bu akış tam bir denge noktasına ulaşıncaya kadar devam eder. Bu denge noktasına “termodinamik denge” denir ve bu durumda entropi, en yüksek değerine kavuşur. Tersine çevrilmesi mümkün olmayan bu fizikî sürecin varlığı, evrenin de, tıpkı insanlarda olduğu gibi, aslâ geri dönüşü olmayan bir yaşlanma sürecine sahip olduğunu gösterir. Gerek bizim Güneşimizde, gerekse evrendeki diğer yıldızlarda, ısının bu tek yönlü hareketine dayalı termodinamik yasa hüküm sürmektedir. Güneş, soğuk uzaya ısı yayarak entropiyi sürekli arttırır. Fakat uzaydaki bu ısı toplanıp da, Güneşe geri dönmez. Termodinamik yasa, entropinin sürekli arttığını ve bu sürecin kesinlikle tek taraflı olduğunu söyler. Entropi ile ilgili bilgileri birçok kişi salt fiziksel bir konu olarak algılamakta ve ele almaktadır. Oysa Entropi Yasası, bizi çok önemli felsefi sonuçlara da ulaştırmaktadır. Bu sonuçlar, maddelenerek şöyle gösterilebilir:

1. Evrendeki ısı akışı, tek yönlüdür ve bu akış geri çevrilemez (Termodinamiğin ikinci kanunu). 2. Buna göre evrende bir gün termodinamik denge oluşacak ve “ısı ölümü” yaşanacaktır. Kısacası evren ebedî değildir, evrenin bir sonu vardır. 3. Şayet evren sonsuzdan (ezel) beri var olsaydı, aradan geçen zamanda evren çoktan termodinamik dengeye gelip “ısı ölümü”nü yaşıyor olacaktı. Şu halde ölümlü bir evren, sonsuzdan beri var olamaz. 4. Evren sonsuzdan beri var olamıyorsa, evrenin bir başlangıcı var demektir. Bu başlangıç durumundaki evren, düşük entropili bir halden yüksek entropili duruma doğru gitmektedir. Entropinin sürekli olarak artıp hiç azalmaması, evrenin başlangıcının çok düşük entropili olduğunu gösterir.”

“Ne var ki artık, eninde sonunda, düzenleyici tarih çerçevesi olarak Newton’un dünya makinesinin yerini alacak yeni bir dünya görüşü doğmak üzeredir; Entropi Yasası, tarihin gelecek döneminde hakim bir paradigma olarak söz sahibi olacaktır. Albert Einstein, bunun tüm bilimin temeli olduğunu; Sir Arthur Eddington ise tüm evrenin en üstün metafizik yasası olduğunu belirtir.” “Evrenin şu anki entropisini hesapladığımızda onun şaşırtıcı derecede düşük olduğunu görürüz; yani, enerji biçimleri evrende çok daha düzensiz şekilde dağıtılabilir. Evren, on beş milyar yıldır entropiyi sürekli arttırmış olsa da, halâ son derece düzenli bir durumdadır. Bu bir bilmece. Evrenin başlangıç durumunun son derece düzenli, dolayısıyla aşırı derecede özel bir durum olduğunu ve belkide yüce bir simetri ya da ekonomi ilkesine tâbi olduğunu düşündürüyor.” Roger Penrose’a göre yüksek entropili durumlar doğal durumlardır. Ancak düşük entropili durumlar, düzeni ifade etmekte olup açıklama gerektirmektedir. Evrenin galaksileriyle, gezegenleriyle ve canlılarıyla varlığı, evrenin başlangıcının düşük entropili bir durumda olması sayesindedir. Bu düşük entropili durum bir açıklama gerektirmektedir. Olasılık açısından imkânsız olan bu mükemmel durumun  tek açıklaması ise, Tanrı’nın bu durumu bu şekilde tasarlamış olduğu gerçeğidir.