Günümüzde ilkokul çağındaki bir çocuk için bile sıradan sayılabilecek bir takım bilimsel bilgiler, düşünce tarihi boyunca insanlığın en kompleks problemlerini oluşturmuştur. Tarih boyunca evren ve insanın evrendeki yeri hakkında bir çok iddiada bulunulmuş ve bu konuda çok çeşitli kabuller ortaya konmuştur.

Eski çağlardan beri gökyüzü ve gök olayları, insanların dikkatini çekmiştir. İlkçağ insanı, gökyüzünü incelemek ve evrendeki olaylar üzerinde bilimsel çalışmalar yapmak için gerekli olanaklara yeterince sahip değildi. Yaşamını çok zor koşullar altında sürdürdüğünden, güvenli ve rahat bir yaşam için öncelikle hayatı zorlaştıran doğa olaylarını anlamak ve onları kontrol etmek zorundaydı. İlk dönemlerden beri insanların gök bilimleriyle ilgilenmesi bu nedenledir. Kısaca ifade etmek gerekirse, astronomi bilimi, yalnızca soyut bilim ve gerçeği öğrenme isteğinden değil, daha çok sosyal gereksinimlerden doğdu. Babillilerde, Eski Mısır’da, Eski Çin ve Hint uygarlıklarında daha çok günlük ihtiyaçlara yönelik matematik ve astronomi çalışmalarına rastlanmaktadır. Eski Yunan’da Aristo, dünyanın sabit merkez olduğunu; bütün gezegenlerin, yıldızların, Güneş’in ve Ay’ın, dünyanın çevresinde döndüklerini savunuyordu. Ona göre yıldızların ham maddesi ve dünyanın ham maddesi birbirlerinden tamamen farklıydı. Yıldızlar ezelî bir yakıtla yakılmışlardı. Bunlar hem ezelî, hem de ebediydi. Oysa dünya, kusurlu ve eksikti, yıldızlar gibi mükemmel değildi. Daha sonra Batlamyus, Aristo’dan aldığı mirası kullanarak ortaya dünya merkezli astronomik bir model  koydu. Bu modele göre Güneş, Ay ve gezegenler dünyanın etrafında dönüyordu. Batlamyus’un dünya merkezli evren modeli 1500 yılı aşkın bir süre Hıristiyan Kilisesi tarafından da kutsal kitaba uygun olan bir evren görüşü olarak benimsenmişti.

Karanlık çağda Avrupa’ya kilise egemendi. Kilise öğretilerine karşı olan her şey tehlikeli sayılmış ve cezalandırılmıştı. Bu durum 16. ve 17. yüzyıla kadar sürmüştür. Bu sıralarda Ortaçağ politik yapısı gerilemekte ve Aydınlanma hareketleri başlamaktadır. Kopernik, Galile ve Kepler ile beraber Ortaçağ sona ermiş, güneş merkezli evren kavramı, yeniden gündeme gelmiştir. Bu anlayışın geçersiz olma sürecini başlatan Kopernik, güneşi her şeyin merkezine koyarak, bu anlayışın gözlenen evrenle daha uyumlu olduğunu ortaya koydu. Çok iyi bir matematikçi ve yeryüzündeki fizik yasalarını gökyüzündeki cisimlere uygulayan ilk kişi olan Kepler, Kopernik’in sistemindeki eksiklikleri gidererek, güneş merkezli evren sisteminin doğruluğunu onaylıyordu. Bilimin Kepler ile zirveye doğru tırmanışı, hareket yasalarını keşfeden ve teleskopu kullanarak ilk ciddi yıldız gözlemini gerçekleştiren Galile ile devam etti. Kopernik, Kepler ve Galile’nin gözlemlerinin gelişimi bilim tarihinin gelmiş geçmiş en önemli düşünürü Newton’un  çekim yasası ile zirveye oturmuştu. Ardından Einstein, Newton’dan miras aldığı birikim sayesinde maddeyi, uzayı ve zamanı birbirine bağlayan formülleri ortaya koydu. Einstein’ın izâfiyet teorisi, zamanın mutlak olmadığını, zamanın, hıza ve çekim gücüne bağlı olarak değiştiğini göstererek, büyük bir zihinsel devrime sebep oldu.

Bilimdeki bu hızlı gelişmeler ile birlikte materyalistlerin dayandıkları ve güvendikleri madde, bugün o eski saltanatını kaybetmiştir. Modern fizik, maddeyi imhâ etmiştir. Asıl ve cevher sanılan maddenin, atom çekirdeğinde bulunan kuvvetlerden (enerjilerden) ibaret olduğu anlaşılmıştır. Yunanca’da “bölünemez” mânasına gelen atom üzerindeki çalışmalar sonucunda,  kütlesi en hafif atomun kütlesinin binde birinden daha az olan ve “elektron” denilen bir maddenin varlığı ortaya konmuştu. Kısa bir süre sonra, bu elektronların da atomların kendi içlerinden çıktığı anlaşıldı. Maddeyi oluşturan atomların gerçekten bir iç yapılarının olduğunun ortaya çıkması, atomların da etrafında elektronların döndüğü, son derece küçük ve artı yüklü çekirdeklerden oluştuğunu ortaya koydu. Yirmi yıl öncesine kadar, proton ve nötronların temel parçacıklar oldukları sanılıyordu. Ancak protonların ve elektronların çarpıştırıldıkları deneyler, onların daha da küçük ve “kuvark” denilen parçacıklardan yapıldıklarını gösterdi. Artık, ne atomların ne de onların içindeki proton ve nötronların bölünemez olmadıkları bilinmektedir.

Bilimdeki bu tür gelişmeler, evren ve oluşumu hakkındaki bilgilerin artması, ayrıca ortaya atılan bilimsel iddiaların artık varsayımlara değil, olasılık hesapları doğrultusunda matematik gibi kesin bir dil kullanan güçlü verilere dayandırılması, tarih boyunca dine karşı bilimi kendine dayanak olarak gören materyalist ateistlerin değil, teistlerin iddialarını doğrular hale getirmiştir. Bu çalışmanın Tanrı’nın varlığının kanıtlanmasında kullanılan klasik deliller kısmında gösterilmeye çalışılan delillere yöneltilen çeşitli eleştirilerin ve bu delillerin bilimsel olmadıkları iddialarının asılsızlığı, modern bilimin verilerinin desteğiyle yeni formülasyonlar halinde, söz konusu itirazlar da gözetilerek ortaya konmuştur.

Örneğin evrenin bir başlangıcı olduğu fikri (kozmolojik delilin iddiası) günümüzde Big Bang (Büyük Patlama) teorisi çerçevesinde ele alınmaktadır. Bu teori,  1920’li yıllardan sonra ortaya konmuş ve Einstein’ın izâfiyet teorisi ile Hubble’ın en gelişmiş teleskoplarla gözlem verileri bunun için kullanılmıştır. William Lane Craig, bilimdeki bu verilerin kelâmcıların hudûs (kozmolojik delilin kelâmcılarca en yaygın biçimde kullanılan şekli) delilini desteklediğini “ The Kalâm Cosmological Argument ”  adlı eserinde uzun uzadıya anlatmaktadır. Bu delile göre:

·Her başlangıcı olanın kendi dışında bir sebebe ihtiyacı vardır.

·Evrenin bir başlangıcı vardır.

·Demek ki evrenin varlığının da bir sebebi vardır.

Bu formülasyon iyi incelendiği takdirde, buradaki en kritik maddenin, ikinci madde olduğu anlaşılır. Modern dönemde ortaya konan Big Bang Teorisi ise söz konusu kritik maddenin doğruluğunu ortaya koymak suretiyle kelâmcıların kullandığı klasik hudûs delilinin doğruluğunu desteklemektedir.

Big Bang Teorisi, evrenin tek bir noktadan başladığını, bu çok yoğun ve çok sıcak başlangıcın uzay genişledikçe daha az yoğun ve daha az sıcak duruma geçtiğini söylemektedir. “Yokluk” tarif edilemeyen demektir, şâyet evrenin başlangıcı da yokluk ise, bu durumda evrenin başlangıcının da tarif edilemez olması gerekir. Fizik kuralları ile yapılan hesaplar, evrenin başlangıcında fizik kurallarının çöktüğünü göstermektedir. Bu, fizik kurallarına dayanarak, fizik kurallarının çöktüğü anı tespit etmek demektir ki, bilimin insanlığı böyle bir sonuca götüreceğini hiç kimse tahmin etmiyordu. William Lane Craig, bu hususu şöyle açıklamaktadır: “Başlangıçtaki tekillik, bir varlık değildir. Yani bu tekilliğin, pozitif  ontolojik (varlıksal) bir statüsü yoktur. Eğer uzayın genişlemesini zamanda geriye doğru götürürseniz, tekillik, evrenin varlığının kesildiği noktayı temsil eder. O, evrenin bir parçası değildir, fakat geriye döndürülmüş, zamanda büzülen evrenin, yok olduğu noktayı temsil etmektedir. Evrenin, tekilliğin yanında var olan hiçbir ânı yoktur. Başlangıçtaki tekilliğin ontolojik statüsü yokluğa denk gelmektedir. Tekillikte fizik kurallarının durması ve mevcut tahmin edilemezlik, yokluğun hiçbir fiziki kural gerektirmemesinin ışığı altında anlaşılırdır.”

Craig, madde, uzay ve zamanın içinden çıktığı tekilliği yokluk olarak tanımlamakta ve bu konuda da şöyle demektedir : “Gerçek Dünya’da sonsuz yoğunluk haline eşit hiçbir şey olamaz, eğer herhangi bir kütlesi olan cisimse, o zaman sonsuz yoğun olamaz. Hoyle’un işaret ettiği gibi durağan-durum modeli, maddenin yokluktan yaratılmasını gerektirir; fakat Büyük Patlama da aynısını gerektirir; çünkü eğer genişlemeyi zamanda geriye doğru takip edersek evrenin hiçliğe kapandığını görürüz. İşte bu sonsuz yoğunluktur. Büyük Patlama modelinin tam olarak mânası ve gereği yoktan yaratılıştır.” İzâfiyet teorisi, uzayı, zamanı ve maddeyi birbirine bağlayarak, maddenin başlangıcının yokluğa denkliğini gösterir. Evrenin başlangıcına geri gittiğimizde tüm uzayın kapanması, maddeyi de bahsedilir olmaktan çıkarmakta, yani maddenin yokluğunu göstermektedir.

Evrenin bilinçli bir şekilde tasarımlandığını gösterebilmek ve bu deliller üzerinde düşünebilmek, Tanrı’nın evrene müdahalesinin, hâkimiyetinin ve her şeyden haberdar oluşunun en önemli delilidir. Günümüzde, astronomi, fizik, astrofizik, kimya ve biyoloji alanlarında bulunan sayısız delil, bunu desteklemektedir. Bütün bilimler, olayları neden-sonuç çerçevesinde açıklamaktadırlar; bilimin varlığı neden-sonuç ilişkilerine bağlıdır. Bazı kişiler bilimin kanunlarıyla evrenin açıklandığını söyledikten sonra, “Mâdem bilim her şeyi açıklıyor, Tanrı bunun neresinde?” şeklinde sormuşlardır. Oysa bilim ve nedensellik evrenin yaratılmadığını değil, evrenin işleyiş mekanizmalarını açıklamaktadır. Bu açıklamalar ise Tanrı’nın varlığının karşıtı değildir. Evrenin işleyiş mekanizmaları ne kadar iyi açıklanırsa, evrenin düzeni o kadar iyi anlaşılmakta, bu durum da evrenin ancak Tanrı tarafından planlı bir şekilde yaratılabileceğine dair deliller sunmaktadır. Mekanizm ve gâyesellik içe içe girmiş bir şekilde gâyeselliğin zıttı değil, anlaşılmasının aracıdır. Bilimsel bilgilere ulaşma çabası, Tanrı’dan uzaklaşmanın değil Tanrı’ya yakınlaşmanın aracıdır. Sorun, bilimsel yaklaşımlarda değil, bilimi tanrılaştırmaya kalkmaktadır. Big Bang, evrenin ve tüm kanunların bir başlangıcının olduğunu, evren gibi bilimsel kanunların da mutlak olmadıklarını, evrenin işletilen, muhafaza edilen, bağımlı kanunlara sahip olduğunu, bütün bunların da kudretli, bilinçli, her şeyden haberdâr bir Yaratıcı tarafından tasarlandığını ortaya koymaktadır.

Amerikalı ünlü astrofizikçi Hugh Ross, evrenin bir başlangıcı olduğunu kanıtlayan Big Bang’in verilerinin evrenin sonsuzdan beri varolduğunu savunan materyalistlere verdiği cevabı şu sözleri ile özetlemektedir: “ Ateizm, Darwinizm ve 18. yüzyılda başlayıp 20. yüzyıla kadar süren felsefelerden doğan  tüm “izm” ler, evrenin sonsuzdan beri var olduğu şeklinde yanlış bir varsayıma dayanmışlardır. Big Bang’in tekilliği ise, bizleri evrenin ötesinde/arkasında/öncesinde bulunan bir sebeple yüzyüze getirmiştir ki bu sebep, hayat dahil her şeyin asıl kaynağıdır.” Kozmolojik delil, modern bilimsel verilerle nasıl yeniden savunuluyorsa, aynı şekilde Teleolojik delil de yeni bilimsel veriler çerçevesinde yeniden ele alınmaktadır. Ancak bu kez tartışmalar, “İnsancı İlke” başlığı altında cereyan etmektedir.