Evren’in oluşumunda bir amaç olup olmadığı sorusunun felsefe ve ilahiyat çevrelerinin en temel konularından biri olduğunu belirtmiştik. Aynı şekilde insan ve evren ilişkisi ve insanının evrendeki konumu konusu da düşünce tarihinin temel problemlerinden birini oluşturmaktadır. İnsan ve evren yaratılmış mıdır? Yoksa materyalistlerin savundukları gibi kör bir tesadüf sonucumu meydana gelmişlerdir? Hayatın ve canlılığın kökeni nedir? Yaşamımızın bir gâyesi var mıdır?  gibi bir çok soruya cevap hazırlamak ve yaşamın gerçek amacını tespit etmek için özellikle astronomi, fizik, astrofizik, kimya, biyoloji, biyokimya, moleküler biyoloji, hücre biyolojisi ve daha bir çok alanda modern bilimin verileri ışığında teistler tarafından çeşitli deliller öne sürülmüştür. Artık günümüzde materyalistlerin, düşüncelerine dayanak olarak gördükleri bilimin birçok verisi kendi düşüncelerini çürütür ve etkisiz hale getirir olmuştur.

20. yüzyılın son çeyreğinde evrenin kaynağı ve kaderi ile ilgili önemli sorularla ilgilenen akademisyen sayısında önemli bir artış olmuştur. Bu akademisyenlerin içinde ileri seviyede uzmanlık gösteren filozoflar, ilahiyatçılar, ve bilim adamları bulunmaktadır. Bu modern metakozmolojistler[12] evrenin tamamını inceleyip hem mikro hem makro ölçüde, pek çok soruyu gündeme getirmişlerdir. Evren niçin vardır? Evren niçin olduğu gibidir? Niçin sonu varmış gibi görünür? Uzay, zaman, madde, enerji ve bilincin, arkasındaki yaratıcı güç nedir? Ve bunlar neden bu kadar hassas bir denge içindedirler? Öyle ki bunların temel yapısındaki en ufak bir farklılık hayatın varlığını ve devamlılığını imkânsız kılar. Evrenin varlığı için ne gibi kozmik birleşimler gereklidir ve bunlar akıllı bir yaşamı nasıl desteklemişlerdir? Değişik formlarda bilinçli bir hayatın varlığına imkân tanıma potansiyeli olan farklı evrenlerin olması mümkün müdür? İçinde hayatın, akıl ve bilincin bulunabileceği ve değişik doğa kanunlarıyla yürüyen farklı evrenlerin oluşturulması mümkün olabilir mi? Evrenin yaratılmışlığı ve beraberinde getirdiği pek çok soru ile Tanrı’nın kendisini, doğal olarak tanıttığı gerçeği bize iyimser pek çok sebep vermektedir. Belki de en büyük metakozmolojik soru Leibniz’in dediği gibi filozofik olarak şu şekilde sorulabilir: “Neden hiçbir şey yerine bir şeyler var?”

Modern bilimsel veriler bizlere evrenin ve canlılığın tesadüfen oluşamayacak kadar hassas değerlere sahip olduğunu, gözlemler ve matematiksel veriler doğrultusunda ispat etmekte ve yaşamın oluşabilmesi için gereksinim olan bu hassas değerlerin insan ile uyumunu göstermektedir. Bilim çevrelerinde genellikle, Tanrı’nın varlığına ulaşmak amacıyla yola çıkılmamasına rağmen özellikle son yıllarda  ortaya çıkan sonuçlar, inanan ve inanmayan bir çok bilim adamını hayrete düşürmekte ve bu mükemmel hassasiyetin ve akıllı yaşamın ancak bir düzen koyucunun kontrolünde ve bir inâyet doğrultusunda oluşabileceği gerçeğini ateist ve agnostik bilim adamlarına dahi itiraf ettirmektedir. “Kozmoloji biliminin her zaman büyüleyici yanlarından biri, insanların kozmoloji ile amatör olsun profesyonel olsun ilgilenen herkesin, evrendeki yerimiz, evrenin yaratılışı, varlığı ve hatta Tanrı’nın varlığı gibi konulardaki soruları yanıtlama potansiyeline sahip olduğunu düşünmesidir. Büyük patlama destanının astronomlar, matematikçiler ve fizikçiler kadar teologların ve felsefecilerin de ilgilerini uyandırması hiçbir şekilde rastlantısal değildir.”

İngiliz astrofizikçi Fred Hoyle evrendeki mükemmel uyumlar karşısında varlığımız hakkında şöyle söylemektedir: Oldukça fantastik bir evrende yaşıyoruz, ancak varlığımızın manası olup olmadığına dair çok az şüphemiz var”. Yine fizikçi Freeman J. Dyson evren-insan uyumuna şöyle dikkat çekmektedir: “Evrenin derinliklerine bakıp, fizik ve astronomide bizim yararımıza çalışan bir çok rastlantıyı fark edince, evren, bir anlamda, sanki bizim geleceğimizi biliyormuş gibi görünüyor.”

Son otuz kırk yıl içinde bir çok meşhur bilim adamı, hem Tanrı’ya hem de bilime olan inancını açık bir şekilde belirtmiştir. Ancak materyalizmin etkisinden kurtulamayan bazı bilim adamları, örneğin Oxford Üniversitesi’nden ve Darwin’in takipçilerinden olan zooloji profesörü Richard Dawkins, dînî inancı bir kenara atmakta tereddüt bile etmeyerek evrenin ve canlılığın bilinçli bir şekilde oluşumu konusunda yaratıcı bir Tanrı inancına sahip herkesi “bilimsel cahil” olarak niteler ve dini de “bir virüs” olarak tanımlar. Darwin hayranlığı ile yazılmış meşhur kitabı Kör Saatçi’nin (The Blind Watchmaker) birinci bölümünün ilk cümlesinde kullandığı ifade ise, konuya yaklaşımını açıkça ortaya koymaktadır: “Biz hayvanlar, bilebildiğimiz evren içerisindeki en karmaşık şeyleriz”.

Epistemoloji ve bilimin merkezi sorunu, hangi kuramların temel olarak alınması gerektiğini belirlemek olmuştur. Büyük idealist filozofların çözümü aklı (mind) mantıksal ön koşul olarak alırken (apriori); materyalist filozoflar maddenin içsel özelliklerini aklın (intelligence) varlığını düşünebilmek için ön koşul olarak almışlardır. Akıl, felsefenin her zaman temel kuramlarından biri olmuştur. Ancak fizikçiler hiçbir zaman teorilerine aklı karıştırmamışlardır. Gözlemcinin etkisini fiziğe sokan kuantum fizikçileri bile hiçbir zaman bilgiye sahip (intellectual) özellikleri kullanmazlar; bir fotoğraf tabakasıyla insanı gözlemci olarak eşdeğer kabul etmişlerdir. Ancak 70’li yıllardan sonra  kozmologlar arasında Anthropic Principle (İnsancı İlke) olarak bilinen fikirler toplamı, aklı ve gözlemciliği de fiziksel bilimin konuları arasına sokmuştur.

Kopernik ve Rönesans’tan gelen devrim ve bunun Newton fiziğiyle bütünleşmesinden ileri gelen miras ile insan evrenin merkezinden uzaklaştırılmıştı. Kopernik Kozmolojik İlkesi, dünyanın önemli bir yerinin olmadığını söyler. Aynı İlkeye göre homojen ve izotropik bir evrende,  her nokta eşit öneme sahiptir. Antropik Kozmolojik İlke ise, bizim evreni çok özel bir anda gözlemlediğimizi ve bu anın geçmiş ve gelecekten farklı olduğunu belirtir. Bu ilkeye göre insan, çok özel bir anda ortaya çıkmıştır. Şayet evren daha düzensiz olsaydı, onda yaşam olamazdı.

Evrenin insanı içerecek şekilde olması gerektiğini söyleyen her hangi bir düşünce geçmişte yoktur. Zira Antik çağda, evren, yayılmış ruhuyla yaşayan bir canlı gibi düşünülürdü; Orta çağda bu kavram, Tanrı’nın evreni insan ırkı için ve kendi ihtişamı için yarattığı düşüncesiyle ele alındı. Ancak Kopernik devriminin yarattığı etki, dünyayı ve insanı evrenin merkezinden alıp dünyayı Tanrı tarafından yaratılmış, kendi kuralları olan ve artık hiçbir ilâhi müdahaleye uğramayan bir makine gibi görmek şeklinde oldu. Bu anlayışa göre dünya artık, onu bilebilecek  insan aklına yer vermeyen ve kendi kurallarının aklın doğasını ve aklın fiziksel sistemin bir parçası olan vücutla ilişkisini açıklamaya yetmediği bir makineydi. Bu nedenle Descartes, insan vücudunu kendiliğinden hareket eden ve belirsiz bir şekilde akıldan etkilenen bir şey olarak gördü. Bu nedenle akılla vücudun ilişkisi, hem Descartes hem de onu izleyenler için ebedi bir problem olarak kaldı. Descartes, bunları Tanrı tarafından yaratılmaktan başka hiçbir ortak noktaları olmayan iki ayrı madde olarak kabul etti.

Bu şartlar altında fiziksel dünyayı, aklını ve kendi varlığını içerecek şekilde kabul etmek insan için oldukça şaşırtıcı oldu. Aslında dünyayı, akıllı bir varlığı  göremeyecek bir makine şeklinde görmek; varlığı ve bilinçliliği bir gizem haline getirdi ve insanoğlu kendinden haberdar olmak için gök cisimlerini incelemeyi düşünmedi. Kendi varlığından haberdar olduğunu inkâr edemeyen Descartes için sorun, gerçekliği kolayca ortaya çıkarılamayan makine dünyadan haberdar olmanın nasıl mümkün olduğu sorusuydu. Onun çağdaşları, bu sorunu kendi duyularının taşıdıklarına güvenerek çözüyorlardı ancak Descartes, bunlara güvenmemişti. Duyular yoluyla tıpkı, pencereden  ya da uzaktan bakar gibi, dış dünya gözlenebilirdi, ancak ortaya çıkanın kişisel etkiler tarafından kirletilmemesine özen gösterilmeliydi. Dünyanın kendi içinde gözlemleyen akıllar üretebilmesi gibi bir özelliğin Tanrı tarafından sağlandığı kabul ediliyordu. Akıl Cennet Krallığına ait farklı bir yaratımdı.

Bunlar 17. yüzyıla ait bilimden çıkan metafiziksel varsayımlardı. Ancak Darwin’in evrim teorisi, 19. yüzyılda yeni bir gelişme yarattı. Bir çok kişiye göre insan ve onun akılsal işlevi, akılla madde arası bir köprü olarak görülen insan dışı şeylerden geliyordu. Yaşam zamanla bilinçsiz maddeden türüyordu. Ancak 20. yüzyıl fiziği her şeyi değiştirdi. Artık evren bir makine olarak kabul edilmiyordu. Artık dünya, akıllı varlıkların gelişmesini sağlayacak koşullara sahip kabul ediliyordu. İnsanın kendini evrenin merkezinde kabul eden görüşleri, her ne kadar Kopernik ilkesiyle ortadan kalksa da ve bu ilkenin etkisiyle evrendeki yerimiz merkezi ve özel olarak kabul edilmese de bu anlayışın ortaya koyduğu sonuçlar dünyanın herhangi bir şekilde “özel” olamayacağı anlamına gelmiyordu. Bu olasılık, Brandon Carter adlı fizikçiyi Kopernik dogmasına İnsancı İlke adlı bir yaklaşımla sınırlama getirme fikrine ulaştırdı. Bu yaklaşıma göre, insanın evrendeki yeri onun gözlemci olarak var olabilmesi için gerekli olan ayrıcalıktadır. Evrenin temel özelliklerinin (şekil, yaş ve değişim kanunları gibi) gözlemcilerin oluşumuna olanak verecek bir yapıda olduğu “gözlenebilmelidir”. İlk bakışta bu görüş, doğru fakat basit görünebilir. Ancak bunun fiziksel anlamı şudur: Evrenin, gözlenen fakat ilk bakışta olması imkânsız gibi görünen bazı özellikleri vardır. Bu özelliklerin evrende gözlemcilerin oluşumu ve varlığı için bir ön koşul oldukları ancak onlara bu açıdan bakılınca bir anlam kazanır. Şu anda ölçülen birçok kozmolojik ve fiziksel büyüklüklerin, astrofiziksel ve biyolojik zaman aralıklarının tamamı söz konusu bakış açısıyla incelendiğinde bunların tümünün yaşamı destekleyecek bir ortamın gelişmesi ve biyolojik yaşamın oluşması için gerekli olduğu görülecektir.

Evrenin doğasını, fizik yasalarıyla kendimiz arasındaki ilişkiler şeklinde anlamaya çalışma fikri “Antropik Kozmoloji” olarak adlandırılmaktadır. Tarihsel olarak, Antropik Prensipleri detaylı olarak inceleyen ilk bilimsel çalışma  R.H. Dicke’in 1961 yılında kaleme aldığı Dirac’ın Kozmolojisi ve Mach’ın Prensibi (Dirac’s Cosmology and Mach’s Principle) başlıklı makalesidir. Bunu 1970’lerde Cambridge Üniversitesi’nden Martin Rees tarafından yapılan çalışmalar izler. “Antropik Prensip” teriminin ilk olarak ortaya konuluşu, 1974 yılında fizikçi Brandon Carter tarafından gerçekleştirilmiştir. Onun Antropik İlke’yi bir terim olarak kullanmasından önce bu düşünce tarzı R. Wallece, Lawrence Henderson, George Wald, G.J. Whitrow, Sir Arthur Eddington, Paul Dirac, Fred Hoyle, Edward R. Harrison, J.B.S. Haldane, gibi pek çok bilim adamı tarafından kullanılmıştır. Bu bilim adamlarının hemen hemen tamamı kozmik tesadüfler argümanı ile evrenin varolan fiziksel özelliklerinin belirlenmesi meselelerine katkıda bulunmuşlardır.

Büyük Patlama’dan sonraki süreçte, evrendeki bütün fiziksel dengelerin insan yaşamı için çok hassas bir şekilde düzenlenmiş olması, dünyanın bu şekilde oluşmasını sağlayıp onun üzerinde insan yaşamıyla mükemmel bir uyum gösteren kanunların hakim olduğunun ortaya çıkması, bilim adamlarının ‘İnsancı İlke’(Anthropic Principle) kavramını ortaya atmalarını sağladı. Evrenin  insana uyumlu olduğuna ve bu şekilde bir yaratılışta etkili ilâhi inâyeti gösterme çabalarının yeni olmayıp tarih boyunca bu gibi yaklaşımların ortaya konduğuna önceki bölümlerde değinilmişti. Ancak bu bölümdeki veriler, yukarıda da belirtildiği üzere, olasılık hesapları doğrultusunda kesin bir dil kullanan matematik ile modern bilimsel verilere dayanmaktadır. Her ne kadar, kozmologlar hesaplarını dev teleskoplardan ve modern uzay araçlarından elde ettikleri bilgilerden yararlanarak büyük bilgisayarlarla yapsalar da, kozmolojinin temeli halâ matematiktir. Bu da, tüm kozmolojik fikirlerin kalem ve kağıt kullanılarak yazılı hale getirilen denklemlerle ifade edilebileceği anlamına gelir.

İnsancı İlke (AP), ilk olarak  1974 yılında fizikçi Brandon Carter tarafından Kozmolojideki Büyük Sayılı Uyuşumlar ve İnsancı İlke (Large Number Coincidences and the Anthropic Principle in Cosmology) başlıklı makalesi ileortaya atıldı. Bu makalenin ardından, günümüze kadar yapılan bir çok bilimsel ve felsefi eserde bu ilke kullanılmaya başlandı. Ancak İnsancı İlke’yi farklı anlayan ve yorumlayan bilim adamları, bu yeni teistik yaklaşıma çeşitli farklı tanımlar getirmişlerdir. Bu ilke genellikle teistler tarafından Tanrı’nın varlığının kanıtlanması için kullanılmasının yanında, bazı ateistler tarafından da karşı delil olarak kullanılmıştır. Örneğinİnsancı Kozmolojik İlke (The Anthropic Cosmological Principle) kitabının yazarlarından Amerikalı matematik fizikçisi Frank Tipler kariyerinin ilk dönemlerinde kendini bir ateist olarak tanımlıyordu. “Ayrıca WAP ve SAP ı (Zayıf ve Güçlü- İnsancı İlke) ortaya koyan Carter’ın İnsancı İlkesi’nin kesinlikle dindar olmadığı görüşünde olanlar da bulunmaktaydı. John Leslie’ye göre bu İnsancı İlke ile tasarım kanıtı arasında bir ilişki ya da pozitif bir ilişki olmadığı anlamına gelmez. Aslında bu şu demektir; bu ikisi arasındaki ilişki oldukça karmaşık olup çok açık ve doğru bir şekilde anlaşılmalıdır. Antropik prensipler ve tasarım kanıtı arsındaki ilişki dolambaçlı, tartışmalı ve zaman zamanda negatiftir. Diğer taraftan kozmik veya Antropik uyuşumlar veya hassas ayarlar ile tasarım kanıtı arasındaki ilişki çok daha direk, tartışmasız ve pozitiftir.” Örneğin bu konuda en önemli yazarlardan bir olan John Leslie şöyle söylemektedir: “ Dindar düşünenler hassas ayarların Allah’ın gücünün ve tekliğinin delili olarak görürler, ateistler ise Antropik Prensibe başvurmayı tercih ederler” Bu düşünce tarzına göre evrenin hassas ayarının iki alternatif açıklaması Allah’ın tasarımı ve Antropik Prensiptir.” Ancak bu konuda Frank Tipler şöyle bir açıklama yapmaktadır: “ 20 yıl önce kozmolojist olarak kariyerime başladığımda bir ateisttim. Bir gün Yahudi-Hıristiyan teolojisinin temel iddiasının doğru olduğunu ve bunun bizim anladığımız fizik kanunlarının bir sonucu olduğunu gösteren bir kitap yazacağımı en vahşi rüyalarımda bile hayal edemezdim. Ben bu sonuçlara benim özel fizik branşımın merhametsiz mantığını kullanarak ulaştım.”

Evrenin oluşumu ve ayrıca içinde canlılığın ve insanlığın varolabileceği bir hayatın ortaya çıkışının ardındaki mükemmel ve hassas ayarların ortaya koyduğu değerler sonuncunda evrenin kendiliğinden kör tesadüfler sonucu oluşamayacağı ortaya çıkmıştır. Bu sonuç dindarları Allah’ın evreni yaratması ve bu şekilde düzenlemesindeki amacın, içinde insanlığın varolabilmesi olduğu şeklinde bir Antropik Prensip anlayışına götürürken, ateistleri ise biz varolduğumuz için bu hassas ayarları ve evrendeki mükemmelliği gözlemleyebiliyoruz, sonsuz ihtimaliyet dairesi içinde bunun tesadüfen de oluşabileceği şeklindeki bir Antropik Prensip anlayışına götürmektedir. Ancak ileride gösterilmeye çalışılacak olan anlayış ateistlerin iddialarının tutarsızlıkları ile birlikte, teistlerin, Antropik Prensibi kullanımının ne kadar tutarlı olduğunu ortaya koyacaktır.

Bilim dünyasının en yeni teist yaklaşımlarından biri olan Antropik İlke’nin terminolojik doğuşu oldukça ilginçtir. Antropos kelimesi Yunanca’da “insan” manasına gelmektedir. Bu ifade evrenin varlığında insanın oynadığı rolün önemini vurgulamaktaır. John Gribin de bu noktaya dikkat çekerek: “İnsancı İlke’nin ortaya koyduğu gibi, evren insanlık için âdetâ ısmarlama bir elbise gibi ‘özel dikim’ (tailor-made) şeklinde yaratılmış gibidir. Zira insanlar, sadece bunun gibi bir evrende var olup gelişebilirler” der. NASA Uzay Araştırmaları Goddard Enstitüsü’nün kurucusu ve eski yöneticilerinden Robert Jastrow aynı hususu şu şekilde açıklamıştır : “Fizikçi ve astronomlara göre, evrenin çok kritik sınırlar içinde yaratıldığı görülmektedir. Bu sonuç, Anthropic Principle (İnsancı İlke) olarak isimlendirilmiştir. Bence bu bilim dünyasının sunduğu en teistik sonuçtur.”

Brandon Carter’ın ifadesiyle, onun Antropik İlke konularına ilgisi H.Bondi’nin 1959 tarihinde yazdığı Kozmolojikitabından kaynaklanmaktadır. Bu kitapta çok tanınmış bazı ‘büyük sayılı uyuşumlar’ listelenmiş ve bunların pek çok egzotik teorinin oluşumuna neden oldukları öne sürülmüştür. Carter ise Antropik İlke’yi şu şekilde ortaya koymaktadır:   “Ben bunun tam tersine ikna olmuş durumdayım. Bu uyuşumlar, egzotik teorilerin kanıtı olma yerine, geleneksel fizik ve kozmoloji teorilerinin kanıtıdırlar. Bu prensipler, bu uyuşumların gözlemlenmesinden önce onların tahmin edilmesinde kullanılmalıydı. Bu tahminler, Anthropic Principle (İnsancı İlke) olarak adlandırabileceğimiz bir prensibin kullanımını gerektirmektedir. Öyle ki bizim gözlemlemeyi bekleyebileceğimiz bu şeyler, gözlemci olarak varlığımızın gereği olan koşullarla sınırlıdır”. Brandon Carter, İnsancı İlke’yi, Zayıf İnsancı İlke (Weak Anthropic Principle) ve Güçlü İnsancı İlke (Strong Anthropic Principle) olarak iki şekilde tanımlamıştır.

Zayıf İnsancı İlke (WAP) :  “Gözlemciler olarak varlığımızla uyuşur olacak ölçüde, evrendeki yerimizin zorunlu olarak ayrıcalıklı olduğu gerçeğini hesaba katmak zorundayız”.

Güçlü İnsancı İlke (SAP) : “Evren bir aşamada içinde gözlemcilerin yaratılışını kabul edecek şekilde olmalıdır.”

Carter’ın bu tanımlarının ardından İngiliz astronom John Barrow ve Amerikalı matematik fizikçisi Frank Tipler tarafından 1986 yılında yazılan “İnsancı Kozmolojik İlke” (The Anthropic Cosmological Principle) isimli kitap ile ve ardından pek çok kitap, makale, konferans gibi çalışmalarda bu konu detaylı bir biçimde işlenmiştir. Barrow ve Tipler’in İnsancı İlkeye getirdikleri tanımlardan Zayıf ve Güçlü İnsancı İlke için olanları şöyledir :

Zayıf İnsancı İlke : Bütün fiziksel ve kozmolojik büyüklüklerin alabileceği değerler eşit olasılıkta değildir; ancak bunlar karbona dayalı bir yaşamı ortaya çıkaracak ve evrenin buna izin verecek kadar yaşlı olmasını sağlayacak değerlerini alırlar.

Güçlü İnsancı İlke : Evren, geçmişinin belli bir evresinde  hayatın gelişmesine imkan veren bu özelliklere sahip olmuş olmalıdır.

WAP her kozmolojik gözlemde bizi saran seçici etki gerçeğiyle kendi varlığımızı birleştirmeye çalışır. Evrenin bize pek de olağan görünmeyen özellikleri; evrenin biz insanlar gibi karbona dayalı bir yaşamı ortaya çıkaracak bazı kesin özelliklere sahip olması gerektiği gerçeği açısından bakılarak karar verilmelidir. Evrenin bu beklenmedik özellikleri ilk kez G.J. Whitrow’un 1955 de  yayınladığı “neden uzayda üç boyut var?” başlıklı makalesinde belirtilmiştir. Ona göre evrenin bu özellikleri bizim varlığımızla ilgisiz olamaz. Matematiksel fizik, üç boyutta incelenince, mantıklı bir şekilde bilgiyi işleyebilen gözlemcilerin varlığı için gerekli benzersiz özellikler ortaya çıkar. Whitrow ayrıca evrenin boyutlarının sadece üç boyutta sorgulanabileceği sonucuna varmıştır. Ayrıca evrenin genişlemesiyle büyüklüğünün, yaşının ve var olan yoğunluğunun arasında kırılmaz bir ilişki olduğunu belirtmiştir. WAP,  Robert Dicke’in benzer düşünceleriyle de desteklenmiştir. O, evrendeki gözlenebilir parçacıkların ve Dirac’ın büyük sayılı uyuşumlarının rastgele olmadığını ancak bunların biyolojik faktörlerle belirlendiğini belirtmiştir. Bu da WAP tanımını ortaya koymuştur. Bu tanımın çelişkili ve spekülatif olduğunu belirtmeliyiz. Bu sadece evrenin ayırt ettiğimiz özeliklerinin bizim şu an var oluşumuzla ve kendi oluşumumuzla tutarlı olması gerektiği gerçeğini belirtir. WAP bizim karbona dayalı olmayan yaşamı kabul etmememizi kısıtlamaz; ancak “bizim” gözlemlerimizin bizim özel doğamızla sınırlı olduğunu belirtir.

Kısaca WAP’a dayanarak şu argümanı ileri sürenler vardır: “Bizim var olmamız için zaten bu oluşumlar gereklidir. Bu yüzden bu düşük olasılıklı (paydası büyük sayılı) oluşumlara şaşırmamalıyız.” Yani biz evrene baktığımızda doğal olarak bizi oluşturacak olasılıkları gözlemliyoruz. Bunlar olmazsa, bizim varolmayacak olmamız bunların gözlemlenmesinin sebebidir. Bizim gözlemimizde ki bu  “seçici etki” yi her gözlemimizde göz önünde bulundurmalıyız. Görüldüğü gibi WAP, evrendeki hassas ayarların “niye” var olduğu hakkında bir şey söylemez. Sadece bize, var olduğumuz için başka türlü bir evren gözleyemeyeceğimizi söyler.

Çok farklı büyüklükteki ve birbirinden bağımsız bu sâbitler arasında birçok olası olmayan ‘tesadüflerin’ (uyuşumların) olduğu  ve bu ‘uyuşumların’ karbona dayalı bir yaşam için gerekli olduğu da görülünce, Carter daha güçlü olan bir başka versiyonu Güçlü İnsancı İlke’yi (SAP) ortaya attı. Buna göre evren, kendi içinde bir dönemde gözlemcilerini oluşturacak şekilde olmalıydı. Bu diğerine göre daha metafiziksel anlam taşır çünkü evrenin daha farklı oluşamayacağını ifade eder. Bu ifadeden hareketle de evrenimizin içinde yaşayan canlıları için usta bir terzi tarafından tam uyumlu bir şekilde dikilmiş gibi gözükmesi, Leibniz’in bu konuda “Bütün olası dünyaların en iyisi” görüşünü desteklemektedir.

SAP’ın ortaya koyduğu, evrendeki tüm oluşumların, evrenin belli bir döneminde insan gibi bilinçli bir varlık veya varlıklar ortaya çıkaracak şekilde ayarlanmış olmasından hareketle, WAP’ın insanın varlığından geriye doğru seçici etki ile gözlem yapmasına dikkat çekmesine karşın; SAP daha baştan tüm evrensel uyuşumların planlanmış olması gerektiğine dikkat çekmektedir. Evrenin bir amacı vardır ve bu amaç için tüm bu uyuşumlar son derece hassas bir şekilde baştan ayarlanmıştır. Bu amaç evreni gözlemleyebilecek bilinçli canlıların (örneğin insan) yaratılmasıdır. Yani evrendeki süreç teleolojiktir. Bu süreç, mekanist kanunlarla işlese de teleolojik olarak bir gayeye yönelmiştir. SAP’ın bu şekildeki yorumu; Tasarım Merkezli İnsancı İlke (Design-Centered Anthropic Principle) diye anılan teistik bir İnsancı İlke’yi gündeme getirmiştir.

Doğanın temel sabitlerinin gerçek değerlerinden sapmaları başka evrenlerin oluşmasına izin verebilir ancak gözlemciler oluşturamaz ve bilinemez; genellikle de ne atomlar ne de yıldızlar oluşabilir. Carter’ın ortaya koyduğu  SAP’ın bir anlamı şudur: Sabitler ve doğanın kanunları öyle olmalıdır ki yaşam ortaya çıkabilsin. Bu tanımın yol açtığı yorumlardan en önemlisi Geleneksel  Tasarım Kanıtını takip ederek şunu iddia etmektir: “Gözlemcileri oluşturma ve devam ettirme amacında olan sadece bir evren ‘tasarlanmıştır’.” Bu görüş, doğal teologlar tarafından savunulmuştur. Harvard Üniversitesi’nden kimyacı Lawrence Henderson ve İngiliz astrofizikçi Fred Hoyle bazı sayısal değerler arasındaki birimsiz oransal ‘uyuşumlardan’ etkilenmişlerdir. Bu oranlar olmaksızın evrende herhangi bir canlı türü bulunamaz.

Yaşam için ihtiyaç duyulan çekirdek miktarının sentezlenmesinde yer alan reaksiyonların sırası son derece karmaşıktır, çok hassas bir şekilde dengelenmiş olan bu hassas denge ile karmaşık sıranın açıklanması yirminci yüzyıl fiziğinin en büyük başarılarından biri olmuştur. Bunun keşfinde başlıca rolü oynayanlardan biri olan Fred Hoyle, bu konu, sadece işlemi geçerli kılmak için yapılan deneyler vasıtasıyla bilinmeden önce, zincirdeki bu bağlantıyı mümkün kılan karbon rezonansının varlığını keşfeden astronomdur. Elementlerin inşa edilmesiyle ilgili sıranın tamamlanabilmesine imkan verecek şekilde ve çok doğru yerlerde oluşan bir takım olağan üstü ‘acayiplikler’ Hoyle’un çok dikkatini çekmiştir. Bunun üzerine Hoyle, karbon ve oksijenin nükleer rezonans düzeylerinin  yerleşimlerine bakmak suretiyle teolojist çıkarımlar yapmanın ne kadar kolay olduğunu  şu sözlerle açıklamıştır: “Bu delilleri incelemiş olan hiçbir bilim adamının, nükleer fizik kanunlarının yıldızların içinde ürettikleri sonuçlar bakımından, onların bir gayeye yönelik olarak tasarlandıkları neticesine varmakta güçlük çekebileceklerine inanmıyorum. Eğer öyle ise, o zaman benim görünürde rastgele olan acayipliklerim çok içerikli bir planın bir parçası haline geldiler.”