“AP’ın sonucu, kozmosun akıllı hayata uygun olduğu değil (ki bu apaçık böyledir) fakat tam manasıyla uygun olduğudur. Bizim gibi gözlemcileri üretmeye uygun olduğu değil, fakat bütün ihtimalsizliklere karşı çok şaşırtıcı bir kesinlikle uygun olduğudur. Tabiatın kanunları çok büyük derecede istatistiksel imkânsızlıklara sahip pek çok uyuşuma dayanmaktadır. Pek çok bilim adamı, uzun bir müddet bu uyuşumları metodolojiksel bir takım araçlara çevirip insan gözlemlerinin kozmostaki rolünü daha iyi anlamaya çalışmışlardır.”[60]

Antropik uyuşumların bir rastlantı sonucu olduğu görüşü bazı çevreler tarafından popülerlik kazanmışsa da, bu görüşün çok büyük eksiklikleri vardır. Öncelikle bu hassas ayarın kendiliğinden oluşmasının imkânsızlığı bunun şansa dayalı olmasını savunulmaz kılar. Örneğin, Michael Denton 1998 yılında kaleme aldığı Doğanın Kaderi(Nature’s Destiny) isimli kitabında, insan hayatı için gerekli pek çok farklı kimyasal, jeolojik ve biyolojik koşulu ortaya koymuştur. Bunun ötesinde pek çok ayrı parametre olağanüstü derecede bir hassas ayar göstermektedir. Evrenin genişleme hızı 1060 ta 1 gibi kritik bir değerde olmalıdır. Biraz daha hızlı bir genişleme oranı (yani 1060ta 1’i kadar daha hızlı) evrenin yıldız formasyonuna izin vermeyecek bir maddesel yayılmada olmasına sebep olurdu. Aynı oranda biraz daha yavaş bir genişleme yerçekimsel bir çöküşe sebep olurdu. Oxford’lu fizikçi Roger Penrose’a göre evrenin başlangıç entropisinin düzenlenmesi te 1 lik hassasiyet gösterir.[61] Bu rakamı yazmak bile imkânsızdır. Zira söz konusu rakamda tüm evrendeki element parçacıklarının sayısından daha fazla sıfır bulunmaktadır.[62]

Dünyanın önde gelen fizikçilerinden biri olan Roger Penrose, 1989 yılında yazdığıEmperor’s New Mind isimli kitabında şu ifadelere yer vermektedir:  Yaratıcının hedefinin ne kadar kesin olduğunu şimdi biliyoruz. Bu,  lük seviyede bir katiyete tekabül eder. Bu ise, olağanüstü bir değerdir. Bunun rakamsal ifadesinin bütün insanlar bir araya gelseler bile üslü bir sayı olarak yazılmadan normal şekilde yazılması dahi imkansızdır. 1’in ardından 10123 tane sıfır eklediğinizi düşünün. Evrendeki bütün proton ve nötronların -ve diğer tüm parçacıkların da- her birinin üzerine bir sıfır yazsak, yine de bunu rakamsal olarak elde edemeyiz.[63] Teolojik açıdan uzay enerji hacminin tarihin herhangi bir aşamasında fiziksel yaşamı desteklemesi için evrenin kütle hacminin değerinin 1060 lık bir ince ayara, kozmolojik sabit değerin ise  lik bir ince ayara konması gerektiğini gösterir. İnsanoğlu tarafından tasarımlanmış olan en hassas âlet, 1023 te 1 ölçüm yapabilen yerçekimi dalga teleskopudur. Bu da demek oluyor ki, Yaratıcı en azından biz insanlardan ‘10 trilyon trilyon trilyon trilyon trilyon trilyon trilyon trilyon’ defa daha akıllı, bilgili, yaratıcı ve güçlüdür. Bir başka şekilde söylemek gerekirse bu buluştan önce bilim adamlarınınTasarım Kanıtı olarak buldukları en derin hassas ayar 1040 ta 1 idi. 20. yüzyılın bu buluşu sayesinde, Allah’ın evreni yaşam ve insanoğullarının yararı için tasarımladığı ve yarattığı inancının kanıtı, 1080 kat daha güçlü hale gelmiştir. (100 milyon trilyon trilyon trilyon trilyon trilyon trilyon trilyon daha güçlü).[64]

Fizikçi Paul Davies, evrendeki bu hassas ayarın ortaya çıkardığı Tasarım Kanıtıdelillerinin gücüne karşı, geleceğe dönük olarak Çok Evrenler Teorisi’ne ümit bağlasa da  şu itirafını dile getirmekten kendini alamamaktadır: “Görünüşe göre sayılardaki çok küçük değişimlere böylesine hassas olan, oldukça özenle tasarlanmış olan evrenin şimdiki yapısının insandaki etkisine karşı durmak oldukça zordur. Belki bilimdeki gelecek değişmeler, öteki evrenler için doğrudan doğruya kanıta götürecektir, fakat o zaman kadar, görünüşe göre, doğanın, onun temel sabitelerine, ayrılmış olduğu sayısal değerlerin mûcizevî uygunluğu, kozmik tasarının bir öğesi için son derece zorlayıcı bir kanıt olarak kalmalıdır.”[65]

“Her canlı proteinlerden oluşur, proteinsiz bir canlı düşünülemez. En basit bakterilerde bile binlerce protein vardır. Biz tek bir proteini alıp, bu proteinin tesadüfen oluşmasının olasılığını incelersek, canlılardaki mikro dünyanın sırf bu unsurunun bile bilinçli tasarımı ispatlamaya yeterli olduğunu görürüz. Örnek olarak vücudumuzdaki proteinlerin en fazla bilinenlerinden biri olan hemoglobini ele alalım. Bilindiği gibi hemoglobin, kan hücrelerinde oksijen taşıma vazifesini görür. Bir insanda 60 octillion (60.000.000.000.000.000.000) civarında hemoglobin proteini bulunur. Hemoglobin 574 tane amino asidin arka arkaya gelmesi sonucunda oluşur. İnsan vücudunda 20 tane farklı amino asit kullanılır. Bu amino asitlerin her biri tam doğru yerde olmalıdır. Örneğin “orak hücre kansızlığı” denen öldürücü hastalık, hemoglobin proteininin sadece tek bir amino asidinin doğru yerde olmamasından kaynaklanmaktadır. Bir hemoglobin proteinin sırf amino asitlerinin belli bir dizilimde olmasının olasılığı şu şekilde gösterilebilir:

Bir  amino asidin doğru yerde olma olasılığı: 1/20
İki  amino asidin doğru dizilme olasılığı: 1/20 x 1/20
Üç  amino asidin doğru dizilme olasılığı: 1/20 x 1/20 x 1/20
574 amino asidin (hemoglobin) doğru dizilme olasılığı: 1/20574

Yüzbinlerce canlı türünün sadece biri olan insanın, bir çok yapıtaşından birini teşkil eden proteinin, bir çok farklı tipinden biri olan hemoglobinin, tesadüfen oluşmasının imkânsızlığı görülmektedir. Ayrıca bu işlemde amino asitlerin oluşma olasılığı, bir proteindeki amino asitlerin sol-elli olmasının olasılığı, proteinin üç boyutlu katlanmasının olasılığı göz ardı edilip hiç hesaba katılmamıştır. Bir proteinin, D.N.A.’da kodlanışının olasılığı hesaplansaydı, amino asit dizilimi olasılığından elde edilen daha inanılmaz bir sonuçla karşı karşıya gelinirdi. Evrenin tüm parçacıklarının, evrenin tüm zamanında oluşturmaya güç yetiremeyeceği bir molekülün (hemoglobinin) bilinçli bir tasarım olmasaydı var olamayacağı açıktır.” [66]

Matematikçilerin ve fizikçilerin evrenin ve hayatın oluşabilmesi için ortaya koymuş oldukları mükemmel ve ihtimaliyet açısından imkânsız olan bu rakamlar, evrenin çok özenli bir şekilde yaratıldığını açıkça göstermekte ve bir çok bilim adamının Tanrı’nın varlığı inancına yönelmesine sebep olmaktadır. Bu noktada Heinemann Matematiksel Fizik Ödülü’nü kazanan Robert Griffiths’in ifadeleri, olayın boyutunu ortaya koymaktadır: “Şayet tartışmak için bir ateiste ihtiyacımız olursa, felsefe bölümüne gidiyorum, zirâ artık fizik bölümünde ateist bulmak oldukça zor.” Kendini agnostik bir bilim adamı olarak tanımlayan astrofizikçi Robert Jastrow ise kozmosun ölçümünü yapan iş arkadaşlarının başına gelenleri en iyi şekilde anlatmaktadır : “Aklın gücüne inanarak yaşamış bilim adamlarının hikâyesinin sonu kötü bir rüyâ gibidir. Câhillik dağını aşıp onun en yüksek tepesini fethedip de, son kayanın üzerinden baktığında, yüzyıllardan beri orada bulunan ilahiyatçılar tarafından karşılanır.”[67]